24 Aralık 2011 Cumartesi
Bölüm 16- Cadı
"Peki, düğün ve Germania liderinin cenazesiyle ilgili işleri bitirdiğimize göre, Utheril'de keyif çatan eski müttefiklerimize dönersek?" dedi Agenor. "Polyneikes dönene kadar herhangi bir sınır ilerlemesi yapmayarak kışkırtmaya niyetim yok onları." diye cevap verdi Pollux. "Çeşitli yollarla korunmamız lazım. Hem doğudan, hem de batıdan sınır komşumuzlar. Gerçekten ustaca hazırlanmış bir hainlik." Hızlı koşan Agenor suratını astı, "Kurtululabilmemiz mümkün mü emin değilim. Zeus bile Herakles'in ölümüne göz yumdu. Terk edilmiş gibiyiz." Kral sertçe asker komutanına baktı. "Sence bunu düşünmedim mi Agenor?" diye sordu. "Yeğenimin ve iyi bir dostumun yasını tutarken neden bir düğün yapayım? Elbette halkın da gülmeye ihtiyacı vardı ama normal şartlarda göz yummazdım. Tatarlar sıkı bir müttefikimiz ve tek müttefikimiz. Ve elbet Tolga Giray'ın zaten var olan dostluğumuzu geliştirmek için ilk adımı atarak batıda bir şehir kurması ona güvenimi artırdı. Fakat yeterli değil. Arcadia denen yer onları zor durumda bırakacaktır şüphesiz ve bizim de onlara karşı görevlerimiz var. Elçiler önce Serbest Adalar Birliği'ne, sonra Amalour Krallığı'na gitsin. Ölü Krallıkları ise şimdiye dek bizimle hiç iltibat kurmadı. Bir süre reddedilmek istemediğimden onların taraf bulmasını beklerim. Sonra kozumu oynarım." Agenor onayladı, "Bunu bir dünya savaşına dönüştürüp düşmanın kökünü kazımak akıllıca. Fakat kabul edilmesini sağlamak çok zor isteğimizin." ama Lord bunu da düşünmüştü, "Hayır. Emin değilim, sadece elimdeki birkaç ilgilenebilecekleri teklifler var. Bu arada, sınırlara bekçiler yerleştirin. Herhangi bir şekilde, birilerinin ülkeye girmesi yasak, çıkışıysa benim mührümle gelenler yapabilecek sınırlara. Utheril'e gidecek bir grup elçi dışında da çıkış izni vereceğimi sanmıyorum."
******
O gün olan tuhaf şeylerin ilki, yaşlı bir adamın haykırışlarıyla başladı: "Hades!" diye bağrıyordu. "Hades! Bu onun alameti, baksanıza Argo'ya ne işaretler gönderdi!" beyaz saçlı adam böyle yakarırken çoğu kişi gözünü ona dikmişti. Argo'nun ortasında bu manyak dikkat çekmek için meydanın ortasına, birkaç hafta önce düğünde yakılan ve birçok adamın uğraşlarıyla kaldırıran Sönmez Ateş'in olduğu yere gitti. Ne var ki, daha yine zırvalara başlamadan muhafızlar onu tutup uzaklaştırdılar. Bu sefer onlara yalvarıyordu, "Lütfen! Kralı görmem gerek! Acıyın şu yaşlı adama!" onu duyan Pollux, ne kadar derdini anlamasa da "Bırakabilirsiniz askerler, saolun." dedi. Hala gözleri onda olan adamlar adamcağızı bıraktı. Yaşlı adam kralı beklemeden, "Lordum! Lordum! Hades, lordum! Bir alamet gönderdi!" dedi. Pollux büyük ihtimalle yanlış bir şey gördüğünü düşündü karşısındakinin. "Ne alameti? Neden bahsediyorsun?" diye sordu. Adam, "Şehrin hemen yakınında duydum, yerden sesler geliyordu! Hemen korulukların orada, gerçekten" dedi. Pollux da önce büyük ihtimalle delirdiğini düşündü fakat sonra aklına geldi: dediği yer, yıllarca uyanmayınca ve derisi yanmayınca sonsuz uykusu için Tydeus'a yaptıkları yer üstünde duran demir tabutun bulunduğu yerdi. Önce hiçbir şey gelmedi aklına, o ifrit sadece kristalden uzaklaşınca ortaya çıkıyordu ve kimsenin haberi olmuyordu. Demir bir tabutun içinde olması da ihtiyarın duymasını sağlamış olabilirdi ama neden şimdiye kadar değil? Eğer bunu öğrendiğinde yalnız olsaydı ve başka bilen olmasaydı, gidip orayı açmayabilirdi belki ama şimdi yanında başkaları vardı ve haber yayılabilirdi. Halk tedirgin olacaktı.
Muhafızlar onun bu ifadesini göründe, "İnanmıyorsunuz, değil mi kral Pollux?" dediler. Pollux başını salladı, "Hayır, ama Tydeus bu!" deyip yürümeye başladı. Adamlar bir şey anlamamalarına karşın onu izlediler. Meraklı gözler eşliğinde, sonunda demir tabuta vardı. Demir, onun dönüştüğü sert hali temsil ediyordu. Kaidesi, iki basamakla tabuta çıkıyordu. Yaklaştı, ağır demirin önüne gitti ve tüm gücüyle zorladı. Çok uğraştı, ama gücü buna yetti ve üst tabakayı aşağı attı. İçeride, yorgunluktan bitkin halde yatan, yıllardır hiç değişmemiş Tydeus vardı. Temkinli bir şekilde, "Tydeus?" dedi. Adam kıpırdandı. Gözlerini açmayı başardığında, "Güneş..." diye mırıldandı. Pollux onu tuttu ve dışarı çıkardı, aşağıdaki çimlere yatırdı ve, "Tydeus, beni duyuyor musun?" diye sordu. Adam belli belirsiz bir şeyler söylemeye çalıştı, onu tanımamış gibiydi. Arkasındakilere seslendi: "Şu bitkin adam için çabuk biraz su ve yemek getirin! Halini görmüyor musunuz!" dedi. Muhafızlar hızla koştu ve insanlar onlara yol verdi.
Döndüklerinde, ellerinde bir matarayla kuru ekmek vardı. Pollux mataradaki suyu, eski dostunun ağzının içine döktü onu doğrultarak. Tydeus biraz öksürüp, ona verilen ekmeği aldı güçlükle ve uzun süreli açlığından sonra iştahla yedi. Biraz daha su içtikten sonra, gözlerini açmayı başarabilmiş ve oturmuştu. Pollux'u tanıyınca: "Pollux? Sen misin?" diyebildi. Ama güçlükle konuşuyordu, "Ahh, çok...yorgunum..." dedi. Kral, "Kendini zorlama." dedi. Sonra onu kaldırdı ve taşıdı, bu sefer hastaneye değil; kendi evine götürüyordu. Gözlerinde o korkunç palırtıdan eser yoktu.
******
Elysium kıyılarına birkaç beden vurduğunda, gükyüzünün ortasına yaklaşmıştı Helios'un altın arabası. Balıkçılar haber verdiğinde, Telegonus hemen bedenleri yanına koştu, yaşıyorlardı ama çok su yutmuş gibiydiler. Çehrelerine iyice baktı ve, "Bu Polymeros." dedi. Polymeros, ağzındaki tuzlu suyu tükürdü ve, "Tanıdıysan biraz yardım edersen iyi olacak, " dedi. Onu hemen kaldırıp şehre taşıdılar. Bir süre dinlenip dinçleştiğinde, "Ne oldu size?" diye sordu. Adam ağzındaki tüm tuzlardan kurtulmak istiyormuşcasına tekrar tükürdü. "Ne olmadı ki?" diye karşılık verdi. "Hangi akla hizmet gidip Ilyth'e savaş açtınız?" diyerek patladı bir an sonra. "Biz mi? Çok yanlış duymuşsun dostum. Ilyth, hiçbir sebep olmadan ordumuzu arkadan vurdu. Batıdaki Houri'ye Ilyth büyücüleri bizden önce haber salmış demek." dedi. "Haber salmak ne kelime? O anka kuşu konuştuktan sonra iğrenç bir yaratıkmışım gibi üzerime atıldılar! Su yok, asker yok, karşımdakinin suratına tahmin edeceğin gibi-" derken sözünü kesti Telegonus: "tükürdün. Büyük başarı." dedi. Polymeros önce öfkelendi ama sonra eğleniyor gibiydi, "Evet, beş kişi olsak da iyi dövüştük. İyiki bir ada ki denizi vurup su bükerek gelmekte zorlanmadık, tabi kıyılara yaklaşınca çok yorgun düşmüştük. Önümüzü kesen bir filo olmaması başka bir şükran meselesi." Telegonus bunun üzerine, "Geri dönebilmene sevindim. Öğrendiklerini çabucak anlat ki Hephaistus'un emrini anlayıp Ilyth'in son durumunu öğrenelim." Polymeros, "Doğru yerden gelen doğru adama sordun." dedi. "Pusula-bu arada, işte pusula burada, yanardağın altını gösteriyor. Çok fazla fikir bulamadan kovulduk, barış zamanında yardım isteyebilirdik ama tanrıları sanırım orada büyü yapmalarını yasakladı. Bunu bağırıp çağıran adamı kimse tanımıyor ama, bizden biri de değil. Bir peygamber bile olabilir." bunun üzerine düşünceli keşifçi, "Sanırım o tanrılar bizimkilerin isteğinin gerçekleşmesine de karşı. Oradan bir kez kovulduk, dünyanın batısına bir daha nasıl gidebiliriz ki?" dedi hayallari yok olmuş bir şekilde. Ama Polymeros gülümsedi. "Dünyanın batısı çok düşük sayıda gemiye sahip ve ekonomik durumu şu an büyük bir filo kurmasına engel olmuyor değil." Telegonus önce umutlandı, ama sonra, "Arkalarında Almoria olduğunu söylemeyi unuttum sanırım. Serbest Adalar Birliği'yle denizcilikte yarışan ülke."
******
Iason, Halicarna'daki ilk evlilik günlerinin tadını çıkartıyordu bir süre öncesine kadar. Kısa zaman önce, Argo'da çoğu Tatar beyinin ve Akha yiğidinin önünde evlenmişlerdi Yasemin'le. Ona kalsa, sonsuza kadar orada kalmaya razıydı. Fakat Elysium'dan gelen haberlere ve tahminlere göre, kendileriyle aynı kıtada olan şehirlerine asker takviyesi yapıyorlardı rakipler. Ilyth'de sadece bu yüzden gemi bulunduğunu söyleyen bile vardı.
Şehrin askeri bilgileri ellerinde olmadığından, ellerinde sadece Tascuno'da beklemek kalmıştı. Bir ihtimal de Utheril'den gelebilecek bir saldırıydı. Halicarna, savunmasız kalırsa da Utheril'deki düşman için kolay olurdu saldırmak bu yüzden askerlerin yerlerini değiştirmedi. "İstersen benimle gelebilirsin." demişti Yasemin'e. "Akrabalarında orada, ve bir de büyü okulu var, katkın olabilir; sonuçta çoğu kişiden daha bilgilisin." ama, "Hayır," demişti Yasemin. "Sen yokken burası sahipsiz kalacak. Yakın zamanda ülkemde çıkan isyan hala aklımda." Iason, "Seni anlayabiliyorum, nasıl istersen." demişti Iason. Halicar'nada bir tekne limanı yaptırıp gitmişti. Şu ansa, yeni açılan Büyü Okulu'yla ilgili bir mektubu tamamlıyordu. "Yeni öğrenilen güç-mana çeşitleri oldukça yararlı gibi görünüyor. Ayrıca, daha iyi faydalanabilmek için yeni bir okul hiç fena bir fikir değil. Tamam. Ah, unuttum, Halka iyi öğretmenler atayabilmemiz için öncelikle Maji'de ustalaşmış birilerini bulmak mümkün mü? Başka bir ülkeden çağıramayız şu durumda ama Tydeus hakkında bir şeyler demiştiniz, şayet dedikleri doğruysa, büyü yeteneği de olabilir." Babasının eski bir arkadaşı ve kendisinin dayısı olan Tydeus'un yakın zamanda, kimsenin kavrayamadığı bir uykudan uyanıp çok ilginç şeyler anlattığı söyleniyordu. Dediğine göre-yani Pollux'un sadece ona söylediği, bir kristalle ilgili şeylerden sonra, Tydeus uzun süredir kendi beyninin içinde esirdi. Ares'in Gözü'nü koruyan gardiyan, onu ilk bulduğu zamandan beri orada, zincire vurulmuş halde beyaz bir adamdan işkence görüyordu. Fakat, bazen ifritin düşüncelerini duyabildiğinden bahsetmişti. Bu, tahminine göre düşünceleri çok yoğun olunca, yani 3 kereydi, Pollux'la onun bedeninde Akhilleupolis yakınında ilk karşılaşmasında, ona olan ilk saldırısında-burada büyük bir korku duymuştu, babası büyük ihtimalle kılıcını kristale vurduğunda olduğunu söylemişti, Tydeus ise o sırada ifritle bir olup taşla arasındaki bağlantının kaybolduğunu fark ettiğini düşünüyordu, üçüncüde de emanetini çalan kişi ondan uzaklaştığında. Sonra, "Thur'stad." diyerek, uzun bir bekleyişin ardından yeni sahibi bulup gitmişti. Ama, Tydeus ayrıca ondan, Yaratım gücünü ve büyü yapmayı öğrenmişti. Elbette inanması güçtü ama bunu okuduktan sonra, kağıt suya dönüşüp yok olmuştu. Bu küçük su büyüsü, Maji'ye işaret ediyordu Yasemin'e sorduğuna göre.
Tascuno'ya gidip Germania'daki cenazeye yollanmış olan Polyneikes'in yerine geçmesi düzenini çok değiştirmişti ama bu bir fırsat yaratmıştı. Burası bir kıyı kentiydi ve Ilyth'e çok yakındı, hiç tanımadığı amcasını öldürmelerinden dolayı mümkünse köklerini kazımak istiyordu; babası onu oraya gönderdiğinde bu yapacaklarını kabul etmiş oluyordu, ya da başka gidecek biri kalmamıştı ve en yakında o vardı. Her neyse, planları vardı... Tabi önce Houri'yi görmüş olanları yanında ağırlaması mantıklı olacaktı. O kente saldırmak imkansız olsa da, ülkenin durumundan haberdar olabilirlerdi, ya da dinlerinden.
******
"Evet..." diye mırıldandı Pollux. Karşısındaki Zeus sunağı, içler acısı bir şekilde, Sönmeyen Ateş vesilesiyle yakılmıştı. Havaya dumanlar yükseliyordu fakat kendi giydiği ay beyazı zırhına yaklaşmıyordu. Şimsekler çakıyordu bir de öfkeli bir şekilde ama şimdilik kimseye isabet etmemişti, etmemesini planlıyordu. Selene ahalisi işini gücü bırakıp gelmişti, Agenor yanında, Nestor hayretler içinde arkasındaydı. Konuşma zamanı geldi. "Bir zamanların yücesi saydığım Zeus, duy beni!" diye haykırdı. "Şuraya yerleştiğimden beri, hiçbir şekilde yardım eli uzatmadın şu arkamdaki insanlara! Hakkını asla yemem, fakat dualarıma bir kereden fazla yanıt vermedin! Erytria ve Artemno insanlarını sen verdin belki ama Athena ve Artemis yardım etti bana. Sen her şeyi gören kayandan, nasıl da telaşlandığımı izlemekle kaldın! Sana en büyük uğraşımla yakaladığım hayvanları burada kurban etmeme rağmen, bana zaferle ilgili-ve kimsenin anlayamadığı, o zehrin aslında müttefikin bilinmeyen zehri olduğu-, alametini bile Poseidon gönderdi! Eskiden kendisinden iğrenilen Hades bile bana senin vermediğin yardımı verdi! Kendi oğlun Herakles bile sana yalvarırken öldü! Şimdi söz sırası bende, şu yanan ateş, seni diğer tüm tanrılaı-rın kudretiyle lanetlediğimin işaretidir. Dumanın en yükseğe çıktığı yeri eminim görüyorsundur, o dağın zirvesi işte Hades'in Tahtı olacak!" Bunun üzerine, yanındaki şaşkın kalabalığın bir kısmı onu destekleyen bağrışmalar çıkardı, kimileri de, "Bu aptallıkk! Bizi kim koruyacak sanıyorsun?", "Hades'in cevap vereceği ne malum?" diye haykırdı.
Ancak Pollux onları umursamadı. Haklıydı da. Alevler bir an daha da yükseldi ve içinden bir siluet çıktı, bu siluet giderek belirginleşti ve zarifçe ayağını ateşin dışına attı. Onu görenlerin çoğu, büyücü tanrıça Persephone'un kendisi bile sandı. Fakat değildi. Tamamen siyahlara bürünmüştü, elbisesinin kolları ve ayak bilekleri açıktı sadece. Elbisesiyle aynı renk olan saçları parlıyordu. Göz rengi bir zamanlar farklıydı belki fakat Hades'ten gelmiş biri olduğunu belirten gri renkteydi gözleri. Daha fazla bir şey söylemek gerekirse, güzeldi. Çoğu kişi güzel olduğunu düşünüyordu ve tehlikeli bir güzellikti bu. O, Persephone ya da Afrodit dalan değildi, o Cadı Medea'ydı: "Hades yakarışlarını duydu ölümlü." dedi. Bu dil, bilinen ortak dilde değildi. Sebebini o da anlamasa da, Pollux denileni kavrayabilmişti. Sonra akıcı bir şekilde, o an için çıkardığı belli olan kalın bir sesle konuşmaya devam etti: "Ben Medea. Senin gibiyken, Persephone'un en büyük rahibesiyim ve şimdi de o ve kocası Hades'in hizmetindeyim. Karanlığın Efendisi bu adaktan çok etkilendi, sana mesajıysa, ateşin gelişimle havaya yükseldiği uzunlukta, onun boyuna ve ihtişamına uygun olmasını emrediyor. Bense, hizmetinizdeyim lordum." son iki kelimeyi ortak dilde söylemişti, bu insanların kendisinden korkmaması içindi. Kimse bir şey söyleyemiyordu, sonunda Pollux konuştu, "Seni görmek benim için bir onurdur güzel büyücü! Dediklerini kabul ediyorum, Hades'in ihtişamını her yerden görübilecek bir yere taşıyacağım." Cadı gülümsedi. "Onun ihtişamı zaten bastığın yerin altında. Bir insanın korkması için aşağı bakması yeterli."
******
Bu olanlardan sonra, Pollux'a bir mektup geldi oğlundan. Tascuno-Thebas'taki büyü okulu başarılı olmuş gibiydi. Tydeus'tan bir büyü okulunu yönetmesini istiyordu. Çok masraflı bir işti bu ama savaş haberi gelince tüm planlanan gelişimler iptal edilmişti. Böyle olunca da bazı kaynaklar açıkta kalmıştı, gelecek için biriktirmek yerine bu işe kullanmak karlıydı. Şimdilik Almoria ve Ilyth'den hiç elçi gelmediği için güneye kaynak keşfedecek adam göndermek akıllıca değildi. Pollux mümkün olursa, elini başka bölgelere uzatmayı düşünüyordu. "O süre zarfında öğrendiklerini başkalarına aktarmakta zorlanacağımı sanmıyorum aslında." dedi Tydeus. "Maji kullanıp herhangi bir zamanda büyü yapabiliyorum ve yaratmayı deneyeceğim, bilmekle sınırlı kalamam." Pollux, "Medea'dan yardım alman gerekecek. Bunu başarabilecek miyiz bilmiyorum, Tatarlar'ın başka büyü okulları var ve Iason bunu kolay görüyor olabilir. Ama bilmiyorum, zor olacak kesinlikle ve Mymirdonlar'ın bilgisi sana yardım etmeyecek. Medea'dan umut etmek zorundayız." dedi. "Güven bana." dedi Tydeus.
******
Sütunlara baktı Tydeus. Mermer ustalıkla işlenmişti, üzerlerinde büyüyü temsil ettiğine inandıkları kırmızı renkte, Ares'in Gözü'ne benzeyen taşlar ve yeşilleri vardı. Medea'nın isteği üzerine kapının tam üstünde Persephone'un temsili olan çiriş otu (Asphodel) bitkisinin bir kabartması vardı. Yukarı doğru yükselen yaprakları beyaz mermer, kimi kısımları kahverengiyle süslenmişti. Hayatlarında ne iyi, ne de kötü olanlar ve Minos'un karşısına çıkıp Elysium yahut Tartaros arasında seçim yapmak istemeyenler Asphodel Çayırları'nda dolaşırdı. Bu göz kamaştırıcı manzarayı gördükten sonra etkilenerek kapıya doğru bir adım attı, ve sonra ikincisi ve üçüncüsünü.
İçeri girdiğinde, meşalelerle aydınlanan karanlık koridora girdi. Sağa dönüp ilerledi ve solundaki bir kapıdan geçip çiriş otlarıyla bezeli bir bahçeye çıktı, bahçede su bükücü yetiştirmek için küçük bir göl, gölgeye hükmetmeleri içinse üstü kare sütunlarla kaplı, altına ışık düşürmeyen köşelerde dört sütun vardı. Bu çiçekler, doğayı da önlerine seriyordu kullanmaları için. Göl, ayrıca Kış'ı kullanmalarını sağlıyordu onu biraz ısıtıp soğutarak kara dönüştürmelerine yarıyordu. Bahçenin tam ortasındaysa, yuvarlak bir çember vardı, kalıcı olmayan boyut kapılarını açabilmeleri için ileri düzey öğrencilerin. Yaratmak içinse tüm alan önlerindeydi. Tydeus karşısındaki gençlere baktı. "Genç ve temiz ruhlar. Büyü hakkındaki kötü düşüncelerle lekelenmemiş." Bunlar tüm derslerin uygulamalı gösterimi için orada toplanmış büyücü adaylarıydı. Diğer odalar iksirler ve yazılı kaynaklar için ayrılmıştı.
"Hoşgeldiniz,"dedi. "Persephone'un sırlarını öğrenmek için." Öğrencilerin hepsi başlarıyla ona selam verdi. "Öncelikle, Maji'yi nasıl kullanmak istiyorsunuz?" diye sordu. Bir genç, "Ne için kullanabiliriz?" diye sordu. Tydeus gülümsedi. "Adın ne?" dedi. Oğlan, "Pellas." dedi. "Peki, Pellas. Ne yapmak istersin? Şu göle bak. Bu suyu -içmek dışında- nasıl kullanmak istersin?" diye sordu. Pellas ve tüm çocuklar düşündü. "Ben bir örnek vereyim." deyip göle baktı büyücü. Ellerini kaldırdı, suya odaklandı ve kendine doğru çekti. Şaşkın gözler izlerken, gölün suyu adamın yanına kadar geldi. Onu şekillendirdi ve bir at çıktı ortaya. Ve yine bir şeyler yapıp bir ip meydana getirdi atın boynunda. İpi tuttu ve sessizce mırıldanıp atı koşturdu, at çok ilerlemedi ama ip elinde uzadı. "Misal; uzağa bir elçi bile gönderebilirsiniz suyla. Aklınıza ne gelirse." dedi. Öğrenciler alkışladı ve suyla başladılar, hepsi suyu kaldırmayı başardı ve çeşitli şeyler yapmaya uğraştılar.
Bir anda ortaya çıkan Medea, "İyi gidiyorsunuz." dedi aradan yarım saat geçip sudan miğferler, balıklar ve hayvanlar ortaya çıktığında. Kimileri yaraladıkları yerlerini iyileştirmeyi başarmıştı. "Peki, gölgeye hükmetmeyi başarabilir misiniz?" diye sordu. Dikkati ustalıkla üstüne topladıktan sonra, karanlık yere doğru ilerledi ve önce karanlık yüzünden görünmediğini sandıktan sonra çocuklar, duvarlarda bir gölge dolaşmaya başladı. "İyi olacak." dedi Tydeus, hayranlıkla cadıyı izlerken.
******
Artemnos kenti, önemli bir limandı. Fakat, Mildor ve Almoria'ya en yakın kent oluyordu aynı zamanda ve kara savunmasının usta bir lider tarafından korunması gerekiyordu. Agenor gibi bir lider gibi. Son emirler, onun Artemnos'u korumak için çeşitli uğraşlarla şehrin denetimini eline almasına, Telegonus'unsa kuzeyde yeni kaynaklar araştırmak üzere küçük bir maiyetle ülkeden ayrılmasına yönelikti. "Mükemmel." dedi. Şu an baktığı yer, deniz suyunun açılan kanallarla etrafını çevrelemeye çalışıldığı, surları nehrin ortasına alma amaçlanan, çoğu insanın deyimiyle, Nehirkent idi. Tahta surların geliştirilme çabasıyla, geçiş yapmanın bir hayli zor olduğu bir yerdi. Büyücülerin şimdiki çabası, daha önce başarısız olan Dikenhisar adındaki dikenlerden oluşan kaleyi kurmaktı. Almoria'yı engellemek zor olacaktı, Artemnos düşerse bu sefer tüm hazırlıklar aleyhlerine olacaktı.
Argo'dan gelen yaklaşık 1100 mızraklı, şehrin surlarına doğru ilerledi Agenor'un önderliğinde. Büyücülerin bir dahaki hedefi, şehrin ortasında Su Düzlemi'ne açılan bir boyut kapısı açmaktı. Oradan gelecek yaratıkları konrtol etmelerini de Tatar Krallığı'nın yardımlarıyla elde edilen Ruh manası sağlayacaktı. Ne olursa olsun, sıkı bir savunma olacaktı. İlk okullarda da orada açılmıştı, artık ülkede çeşitli ilimler daha rahat genç nesile aktarılacaktı.
Araştırmalar:
Maji(Bilimsel Metod ile bedavaya geliyor.)
Okullar(B. M. ile bedavaya geliyor.)
Matematik( 1 Üretim ve Gelişim.)
Boyutlar(4 Üretim 4 Gelişim 4 Askeri.)
Hamle:
Populasyon artırmak: 2 Gelişim(Argo)
Kaynak Keşfi: 4 Üretim/Telegonus
Dünya Keşfi:3 Gelişim(Amalour Geçici Ordu Karargahı doğusuna gelen bölgesnin doğu tarafları.)
Hades Tahtı: 5 Gelişim,5 metre boyunda.
Tekne limanı kurmak: Halicarna:3 Gelişim
Sur: Halicarna 1 ap geliştirmek, Tascuna 1 ap geliştirmek, Artemnos 1 ap geliştirmek.
Asker & Üretimi:
x11 Mızraklı: 11 ap(Genetik ile 1100 oluyor, ayrıca Agenor'la yapılacak, Agenor 1100'e dahil değil.Argo'da üretilip Artemnos'a.)
x1 Trieme(Artemnos)
Asker Yerleştirme:
Tek değişiklik, Tatar'dan gelecek askerler Tascunoya hepsi, 20 tank ve 30 büyücü hariç.Tanklar artemnosa büyücüler halicarnaya)
Artemnos'u nehirle kaplamak: 2 Gelişim
Dilek: Kaynak Keşifleri Gelişim ve Askeri yoğunluklu gelsin.
Büyü Denemesi: Argo
Büyü Denemesi: Kemikadamlar
Büyü Denemesi: Poseidon Kapısı
**
Büyü:Okyanusun Ruhu
Büyü:Zeus'un Kalkanı Altında
Büyü:Dikenhisar
Büyü:Gölge Suikastçisi
Büyü Okulu:Tascuno'dakine 10 Gelişim katkı, Argo'daki de 10 Gelişim ve 10 Üretim.
Not: Tüm güç iksirlerini çoğaltıyorum. Mümkünse Maji'yle güçlensinler.
Diplomasi:
Serbest Adalar Birliği'ne elçi, teklifi DM tarafından biliniyor.
Amalour Krallığı'na elçi, teklifi DM tarafından biliniyor.
Utheril'deki Ilyth'e:
-Patroklos ve Zethos'a yaraşır mezarlar yaptırılacak Utheril fethinin destekçileri ve sadık yarcımcıları oldukları için. Ya da bizzat Selene'ye getirilecek.
-Selene Devleti'ne tüm ölülerinin teçhizatları geri verilecek. Cesetler için de 1. madde geçerli.
-Herhangi bir savaş olana kadar iki ülke arasında hiçbir bağ yok.
Kral Pollux. Elçilerin fazla oyalanmasına lüzum yok.
Toplam:19 Üretim, 37 Gelişim, 19 Askeri.
10 Aralık 2011 Cumartesi
Bölüm 15-Mağaradaki Geçit
Şafağın kızıllığı Argo'yu aydınlatırken, Seleneliler sorulara çözüm arayacak bir güne daha başlıyordu. Kendi başlarına çözemeyecekleri olaylar aldı başını yürüyordu; denizin dibinde bulunan bir geçit benzeri platform, tanrıların gönderdiği ne olduğu belli olmayan pirinç pusulanın gösterdiği Ilyth kenti... Ya da güneydeki Utheril kentine yapılan saldırının sonucunun ne olduğu sorusu. Aslında o kadar zor çözülecek sorunlar değildi bunlar, ancak Seleneliler komşuları tarafından binevi dışlanıyordu.
Mildor kentinden yola çıkan birliklere ne olduğu, Ilyth büyücülerinin meraklarını giderebilmelerine yardım edip etmeyeceği, Natzii'den bir saldırı gelirse onlara kimin yardım edeceği... Ancak bu unutulmamalıydı ki; hiçbir zaman muhtaç olmamışlardı.
* * *
Sabahın erken saatlerinde Pollux limanda kısa bacaklı bir masada oturmuş, büyücü Kaliphon'la koyu bir sohbete dalmıştı. "Gördüğümüz o geçit benzeri kapının ne olduğunu kavramamız için ilmimiz yeterli değil." dedi Kaliphon. "Komşu devletlerden yardım almak şart." Kral da böyle düşünüyordu, "Ama," dedi, "bildiğin gibi savaştaki yol şartlarının uzattığı varış süresi yüzünden şu an fazla sevilmiyoruz. Normal şartlarda bunu isteyebilirdim ama şu an topraklarında zaten inceleme yaptığım ve beni pek sevmeyen bir milletten tekrar yardım isteyemem. Almorialılarsa Mildor'u toparlamakla meşgul olacaktır, bizi pek umursamazlar." dedi.
"Haklısın ama bu bahaneler araştırmamız gereken şeyi geciktirmiyor Pollux. Er ya da geç bunu kavramamız gerek," diye cevap verdi ciddi ve öenmli bir konuda konuştuğunu belli eden yüz ifadesiyle, "ülkenin yoğun olduğunu biliyorum ama beni biraz dinlersen, Büyü Okulu açabilme kademesine gelebiliriz. Bir Büyü Okulu açmak çok zor ve masraflıdır ama onu açabilecek hale gelirsek başka manalarla güçleri kavrayabiliriz.", "Yine de yardıma ihtiyacımız olacak." diye kestirip attı Pollux. "Bu şeyin ne olduğunu anlamadan alakasız bir manaya yoğunlaşırsak faydasız bir şey yapmış oluruz ve hiçbir işimize yaramaz." Kaliphon başını salladı, "Ama hala çok usta olmasa da bu konuda bilgisi olan birileri var." dedi. "Tatarlar uzun süredir sadık bir müttefikimiz ve iç sorunlarını çözdüklerini, bu konularda bilgi sahibi olduklarını duymuştum."
Pollux bunun üzerine biraz düşündü, fena fikir değildi aslında. Kesin bir söz dinlemek daha çok işine gelirdi ama işi Tatarların ve kendi büyücülerinin mantık yürütmesini duymak zorundaydı. "Öyle olsun o zaman." dedi. "Şimdi gidiğ Bahçesaray'a haber salın ve bazı büyücülerini yardımımıza göndermelerini söyleyin." bunun üzerine Kaliphon hala ciddi bir ifadeyle ayağa kalktı ve başıyla selam verdi, "Umarım işe yarayacak." dedi ve gitti. Ardından Pollux da kalktı. "Yeniden denize bakmam gerekiyor." dedi. "Bu mağara elimde kalmalı ve geniş körfezi idare etmem için bana filolar lazım, güneyle ilgilenmem yerinde bir karardı ve şimdi elime geçen fırsatlarla ülkemin tüm çevresi kendi lehine işlemeli."
O sıralarda Agenor yeni askerlere talimler yaptırıyordu. Tankları kullanması oldukça zordu fakat savaşçılar gittikçe daha iyi nişan almaya başlıyordu doğrusu. Agenor sert bir hocaydı, hatayı kabul etmezdi ve gençlere mızrak talimi yaptırırken bizzat yanlarında dururdu. "Böylece karşındaki adamı öldürürsün, önce kendin ölmeden tabii." dedi yayı gerip oku kirişten geçirmekte neredeyse ustalaşmış olan birine. Polyneikes'i gördüğünde ona hedef tahtasına bakmayı söyleyip yapılı, diplomatlık becerisi olan adamın yanına gitti. "Yeniler nasıl?" diye sordu Polyneikes. "İdare ediyorlar." diye cevap verdi iyi olduklarını inkar edemese de sertliğinden vazgeçmek istemeyen Agenor. "Kısa süre içinde batıya doğru hareket edeceğiz." dedi konsey üyesi. "Sınırları Akhilleupolis'ten Ilyth topraklarına kadar ileri götürmemizi istedi kral. Nehirlerin suladığı topraklarda kalın surları olan büyük bir şehir kurma çabasında. Şehrin muhafızlarının bir kısmını alacağımı söylemeye geldim, onlarsız idare edersin değil mi?" Agenor güldü, "Tek başıma onlara bedelim. Sen işine bak, körfezi tamamen alıyoruz demek, bu büyük bir başarı olacak."
* * *
Şafakta kuzeyden, Amalour Krallığı'ndan bir haberci geldi. Uzaklara giden turnuva dövüşçüsü Stheneloia'nın başına gelenlerle ilgili haber getirmişti. "Gölge Thur'stad'la dövüştü. Gerçekten dişli bir rakipti." dedi. Pollux'a savaşın ayrıntılarını anlattı. "Tanrılarınız ona bir güç bahşetti ama hasmı gerçekten gördüğüm en şanslı kişiydi. İkisi de iyi bir dövüş verdi seyirciye." diye bitirdi sözlerini. "Gerçekten de haklısın." diye cevap verdi Selene kralı. "Ancak her şeyin mübah olduğunu bilerek girmeyi kabul etti Hades'in oğlu ve hakkıyla yenildi, elbet bu şansızlığı beni kahredebilir ama Thur'stad'a saygı duymak zorundayım. Ondan ölümü adına geleneklerimize uygun bir cenaze yapabilmek için Stheneloia'nın tüm teçhizatlarını talep ediyorum. Vermezse, kaderini karabüyücü namıyla anılan tanrılara bırakırım." dedi. Amalourlu elçi bir şey anlamasa da saygıyla reverans yaptı ve gitti. Lord Nestor Pollux'a sordu, "Elbet saygıyla durman gerekir ama neden bu kadar tepkisiz kaldın? Resmen şansıyla kazanan birine yenilmiş yüce Hades'in çocuğu!" dedi.
Ama Pollux'un aklında çok başka düşünceler yatıyordu. "Ona üzülebilirim ama güneyde sağ mı ölü mü olduğunu bilmediğim yeğenim beni öylesine kahrediyor ki; gönlümde yeni bir acı için yer açmam zor. Ama Sthenelos'un ölümü ve Thur'stad'ın bu elçiyle onun teçhizatlarını vermeyişi farklı şeyler ifade ediyor." dedi. "Peki karabüyücü tanrıların adını almanın ne gereği vardı?" diye sordu ihtiyar adam. Pollux şüpheyle, "Onların kim olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Belli ki bunu Vicdan uydurmamıştı ve başka bilenler de vardı. "Sadece acımasız olduklarını duydum gençken." dedi Nestor. Pollux da onlar hakkında yeni bilgiler elde edemeyeceğine üzülerek başını çevirdi. "Öfkemdendi." dedi sadece. Ama aslında Ares'in Gözü'nü kastediyordu. Onu Stheneloia'ya bir süreliğine vermişti ve lanet kendi üstünde kalmıştı bu sayede. Ama o taşı kaybedince Vicdan tamamen Thur'stad'ın üzerine yüklenecekti. Ama geri verirse belki geçebilirdi, kestirebilmek zordu. Karanlık tanrılar herhalde bu manzarayı görebilmek için yapmıştı onu.
Askeri iksirlerden sonra da bunları yeterli görmemişti Lord. Derhal tüm iehirlere haber salmıştı, bu sıvıları geliştirmenin ilimcilerin en göz önünde tutacağı şey olmasını emretti. Bir süre sonra büyüyle, Maji'yle, tanrılara adaklarla bunu başaramayan bilgeler yenik düşünce Eurymachos isimli bir bilim adamı Genetik araştırmalar yapmış ve başarmıştı. Bu, ileride bir insanın tıpatıp benzerini yaratmayı bile mümkün kılıyordu. En ağır yaralar bile tedavi edilebilir olabilecekti geliştikçe. Ve Pollux'un ilk kütüphanede bulduğu formülü açtı: bunları serum haline getirip insanların genlerine aşılamak. Fakat barbarca bir insanı iğrençleştirme aracı değildi bu, hücreleri güçlendiriyordu, yani bedenlerin ve organların yapıtaşlarını. Tabi halkın bunu daha iyi anlayabilmesi için öncelikle süreli serumlara başlandı ve iksirlerin devri bitmesine rağmen yenileri de depo edildi her ihtimale karşın.
Ülkeiçi gelişmelerin ardından bir iyi haber daha geldi: Tatar büyücüleri evlerine dönmeden önce Selenelilerle birlikte o platformdaki şeyin bir boyut kapısı olabileceğini söylediler. Büyücü Kaliphon nihayet Pollux'a bu yakın tahmini bildirdiğinde Büyü Okulu öğretmenliği seviyesine ulaşmaya hazırdılar. Büyücüler gayretle çabaladı ve sonunda; Boyutsal, Kış ve Gölge manalarını kullanmayı başardılar. Ardından orası hakkında bir karar varılması gerekti. Kimileri büyümesini durdurmak, kimileri yok etmek istedi boyut kapısını. "Bir fikrim var." dedi Telegonus. "Madem bir şeyler yapmak elimizde, bence bu dediğiniz gibi bir boyut kapısıysa büyümesin ve genişlemesini durduralım, ardından içine girmeyi deneyelim." Kaliphon, "Bu dediğin o kadar kolay değil ama denemeye değer. Fakat içine gireceksek o kişinin bir korumada olması gerekir, Tartaros(Cehennem) gibi bir yere açılıyorsa misal?" dedi. "Ne olursa olsun, gizemini çözmeyi başarmalıyız." diye son noktayı koydu Pollux. "Akla gelecek tüm büyüleri yapalım, hepiniz mantıklı şeyler söylediniz." sonrasında burası hakkında herkes bir şeyler düşünmeye başladı.
Pollux oradan ayrıldıktan sonra Toxopes'e adamlarını gönderdi. "Körfezin kıyısındaki büyük gölün yakınındaki verimli alanlara kurulu şehrin gelirlerinin bir kısmına karşılık, Serbest Adalar Birliği'nden bize kimi ihtiyaçlarımız için hammedde gibi şeyler vermeyi kabul edip etmediklerini sorun. Asker vermeyi teklif ederlerse de, bu ülkeyi sadece Akhaların koruyabileceğini söyleyin." diye emir verdi. Elçiler onaylayıp yola çıktılar. Pollux da gölün kıyısında olan, taştan yüksek ve kuzeye giden nehri içine alacak şekilde uzun duvarları ve ortasında bir kalesi olan, gerçekten verimli alanlara hükmeden Halicarna'ya gitti ve Skamandero adını verdikleri nehre bir triemenin yarısı büyüklüğünde sandaldan daha büyük teknelerle nehrin bittiği yerlere kadar olan bölgelerden de haberler getirilmesi ve oraların izlenmesini söyledi. Şehir, gölün hemen kuzeyinde iidi. Beyaz taştan surları nehrin doğusuna hükmediyordu ve şehrin en batı ucu bir köprüyle nehrin öte yanına bağlanıyordu.
Yeni şehrin hükmettiği nehrin kıyısında, oğlu Iason ile birlikte manzaraya baktı Pollux. "Burayı sevdin mi?" diye sordu henüz beş yaşındaki oğluna. "Sanki başka bir diyardayım!" dedi Iason şaşkınlıkla. "Burası senin diyarın." dedi Pollux. "Gereken yaşa geldiğinde, buraya sen hükmetmeye başlayacaksın." dedi. Alçakgönüllü Iason, "Hepsini mi?" diye sordu heyecanla. Kral gülümseyerek evet anlamında başını salladı. Kendi gibi Kuzgunkarası saçları, mavi renk gözleri olan çocuğuna baktı. "Keşke Patroklos da burada olabilseydi..." diye düşündü, sonra dişlerini sıktı. "Yeğeni onu savaştan zaferle dönen bir komutan olarak örnek alsa çok daaha iyi olur...Umarım."
* * *
Birkaç günün ardından Argo'dan elçiler geldi. "Lordum, Tatar Krallığı'ndan size bir teklif var." dedi haberci. "Bizim sınırlarımız içinde, Tascuno isimli bir şehir kurmayı teklif ediyorlar. Şartları şöyle:
Şehir limanında iki ülke de gemi bulundurabilir.
Taskun ya da şehrin başka bir lideri, iki kralın da izni olmadan hareket edemez.
Şehrin vergileri şehrin liderine aittir.
Şehrin ticaret geliri Tatar Hanlığı'na aittir.
Şehirde iki ülkenin tüccarlarına ticaret ve hukuk alanlarında ayrıcalık tanınacaktır.
Eğer istenirse şehre 2 ile 40 kişi arasında bir denetleme komisyonu kurulabilir. Bu komisyonun yarısı Tatar, yarısı Selene olacaktır.
"
Bu yeni gelişme üzerine Pollux biraz düşündü, o sırada elçi, "Ayrıca 100 tank ve 500 savaşçıyı himayenize gönderdiler efendim. İlişkilerimizi geliştirmek istiyorlar." Kral Toxopes hakkındaki kararını düşündü önce, onlardan da Halicarna'da ticaret yapmak istemişti ama askeri vergileri kabul etmemişti, bu Selene kanının ötesinde, korsanlara bu konuda güvenmediğiydi ama mert müttefiklere güvenebilirdi. Sevmediği bir iki şart dışında kabul etmeye karar verdi: "Madem öyle, tamam. Fakat benim de şartlarım var ve bilinmesini istiyorum. Öncelikle, madem ticari gelirleri istiyorlar tamam ama kendi sınırlarımda işlenen ve korunan bir kentten daha fazla fayda elde etmem gerek. Üretimlerin %50şer bir şekilde bölünmesini istiyorum. O üretilen hammeddeleri istedikleri yerde pazarlasınlar ya da şehrin pazarından faydalansınlar, bizim kısmı Toxopes ya da Halicarna pazarlarına götürülür. Bu orandan hoşnut olmazlarsa konuşup düzenlenebilir. Ardından, deniz korumasının yarısını üstlenmelerini istiyorum. Şehirde dört kadırga bulunacaksa yarısı onların olmalı. Kara savunmasıysa çok büyük bir tehdit olmadıkça yalnızca bana ait. Bu şartlar da konuşulabilir, sadece aklımdaki kabaca bir taslaktı söylediklerim. Çok sert koşullarım yok, kabul ediyorlarsa Seleneli lider Polyneikes olmak üzere Ilyth sınırımıza kursunlar. Böylece hem Ilythle, hem Toxopes'le, hem de Halicarna'yla ticaret yapma fırsatı veriyorum onlarla." ve elçi selam verip hızla Argo'ya döndü.
Araştırmalar:
Genetik: 17 Gelişim, 17 Üretim ve 17 Askeri/Bilimsel Metod ile
Büyü Okulları: 2 Gelişim, 4 Üretim ve 0 Askeri(Seçilen manalar:Boyutsal,Gölge ve Kış)
Varlıklar:1 Üretim ve 1 Askeri
Hamleler:
Şehir Kurmak (Yeri DM'ye bildirildi, olmazsa tekrar ulaşırım zaten):4 Üretim ve 1 Gelişim
x6 Kaynak Keşfi(Telegonus): 6 Üretim
x4 Populasyon artırmak(Nestor/Tüm şehirler kent olacak şekilde, artan Halicarna'ya ve Tatar kentine.): 3 Gelişim
Sınır Genişletme(Polyneikes/Akhilleuspolis'ten karşıdaki Ilyth bölgesine kadar, artan körfezin güneyindeki göle)
:2 Gelişim ve 2 Askeri
Asker & Gemi Üretimi:
Tank(Argo'da üretilip Halicarna'ya)/Agenor: 9 Ap
x2 Okçu(Argo'da üretilip Halicarna'ya): Toplam 6 Ap
Firkateyn(Halicarna): 2 Ap
x1Savaşçı Akhilleuspolis'e: 1 Ap
Sur:
x3 Apye Halicarna'ya sur ve kale
x1 Apye Artemnos'a sur ve kale
Not:Halicarna'daki nehri öbür yana bağlayan köprü için 1 Üretim puanı veriyorum.
Asker Dağılımı:
Yeni üretilenler hariç, Tatar askerleri Tascuno'ya, tanklar Halicarna'ya.
Not:Tascuno,bizim ülkemizde Thebas diye anılacak. Haritada falan; Tascuno-Thebas diye gözükür, Goko'yla konuşurum zaten.
Akhilleupolis'e 100 savaşçıyla 50 mızraklı
Büyüler, büyü denemeleri:
Kaynak keşfi için Doğanın Lütfu
Büyü Denemesi:Zeus'un Kalkanı Altında
Büyü Denemesi:Othyrus Laneti
Büyü Denemesi:Argo
(anlamlarını en kısa zamanda DM'ye ulaştıracağım)
Not:Eski iksirleri de yeni serumları da olabildiğince çoğaltıyorum.
Toplamda 26 Gelişim, 33 Üretim, 42 Askeri harcamış bulunuyorum.(Ben ayaküstü saydım, DM tekrar sayarsa daha doğru olur sanırım.)
Diplomasi:
Goko:
Tatarlar rpmde bahsettiğim şartları yerine getirirse şehrin kurulmasında bir sakınca yok.
Serbest Adalar:
Bundan sonra Halicarna'dan ve Tascuno-Thebas'tan aldığım gelirleri onlarla puan karşılığında devamlı ticaretle pazarlamak istiyorum. Ne vereceklerini kendileri seçsinler.
Ayrıca Tatarların başkentine büyükelçilik açma ve aynısını Argo'da yapmalarını istiyorum. Eğer Serbest Adalar da onlar da kabul ederse, yapacağım büyü tutarsa Aqyar'daki nehri denetimime almak istiyorum, büyü tutmazsa onların olsun.(Argo)
Son olarak, Halicarna tekneleri Utheril yakınlarını ve Natzii yolunu gözlesinler.
25 Kasım 2011 Cuma
Bölüm 14-Selene
.
Şafak doğu ufkunda doğarken şehirde tedirgin bir hava hakimdi. İnsanlar yakında gerçekleşecek savaş yüzünden sıkkındı. Pollux önlemler alıyordu ve içlerine sıkıntı düşüyordu; kuzeyden gelen dedikodular onun da kulağına gitmişti ve çarpışmanın şiddetinin farkına varıp önlemler almıştı. Belki de huzurun kaçabileceği ihtimali sadece fısıltıyken kralın bunu açıklamış olmasıydı bu tedirginliği yaratan.
"Peki ya Lord Patroklos'a ne demeli?" dedi handaki adam. Karşısında oturan Artemnoslu şüpheyeyle ona baktı. "Bence İskeletlerin gönlünü almayı başaran ve onları kendi kuvvetine dahil etmekten vazgeçip Zethos'a yardıme gönderdikten sonra alçakgönüllüğü ve askeri zekasını kanıtladı. Fikri belli değil ama bir planı olduğu kesin." Uzun burunlu bir diğer adam içkisini bırakıp söze karıştı: "Bence bir ordu hiç savaş görmemiş bir komutana verirmemeli. Babası güçlü biriydi ama o henüz kendini kanıtlamadı. Pollux bu topraklara gelirken birçok mücadele vermişti, orduyu idare etmesi gerekirdi. Hem Tydeus Zethos'tan çok daha güçlü ve deneyimli, o neden evinde oturuyor?" sonra şarabını kafasına dikti tekrar. Polymeros adındaki muhafız biraz dinlenmek için hana yeni girmişti. "Sizi aptallar, bir şey bilmeden sallıyorsunuz. Tydeus'un hasta olduğu söyleniyor ve bu şehrin savunma planının yarısını Zethos yaptı, adam Mildor'dan haberler gönderip duruyor. Kulağına ne geldiyse; kuzeyde düşmanımızla çetin bir savaş yapılmış, ayrıntılarını bilmiyor fakat önlem alınması gerektiğini krala bildirdi. Kral siz burada sızarken ölmenizi engellemeye uğraşıyor, yeğeni ata binmeyi ilk beceren birliği yönetip kendini ispatlamaya gidiyor. Oğlun nerede Kaliphon? En son ara sokaklardan birinde büyük bir kavgaya girdiğinden dövdüklerim biri olmuştu sanırım." diye dudak büktü. Karşısındakiler cevap veremedi, hancıysa ona bir şeyler sunmak için yanına gitti.
"Bir kadeh şaraba hayır demem. Birini bekliyorum ve geldiğinde beni bulmasını sağla, burası kalabalık. Büyük ihtimalle onu fark edersin, yapılı bir komutan. Zırhında devletin arması var." Hancı başını sallayıp aceleyle gitti. Polymeros oturduğu boş masada beklemeye başladı. Beklediği adam Lord Pollux'un bir büyücüsüydü. Onu özel bir göreve göndermişti, son zamanlarda her türlü desteğe ihtiyaçları olduğunu söylüyordu. Yakın zamanda pirinç pusulanın gösterdiği yer tespit edilmişti ve oraya gitme görevi kendisine verilmişti. Ancak Ilyth ülkesinin yeni şehrini gösterdiğinden öncelikle Alward'a uzun bir yolculuk yapıp orada araştırma yapma izni isteyecekti. Büyücüyse bambaşka bir yere gidiyordu: yine yanlarında bulunmayan İskeletlerin sözünü dinleyeceğini söylemişti, "Her zaman bir bilmece bırakıyorlar bize, ve nasıl oluyorsa bu bilmece çözülürken haklı oldukları ortaya çıkıyor; Kraken'in kaderi ne bizim ne sizin elinizdedir demişlerdi, aslında haklılar. Şu an Tatarlar'a dayandı ve bize hiçbir zararı yok. Gerçi onlar müttefikimiz ama Hades yardım etmemizi istemediyse ve iç sorunlarını çözdülerse, gelecekte daha önemli olaylara vesile olabilir. Güneye bakın dediler, baktık ve bir canavar kafası gördük, ya da 500.
" Eh, şu an uzaktalar ve bulup gelecekte önemli olabileceğini düşündükleri mağara var, bakmanın faydası olabilir." Büyüzülerin suyu kontrol etme özelliği vardı, artık halk onlara Thetis'in Rahipleri diyordu. Kimileyise, Poseidon'un Çırakları. Polymeros aslında artık insanların onlara saygı duyup bağnaz düşüncelerini git gide daha fazla geride bırakmalarına seviniyordu. Akha adını alan bu ırka mensup olanlar büyüden korkardı. Ve beklediği hafif zırhlara bürünmüş büyücü Alkinoos geldi. Orta boyluydu, kara kaşlarının ardındaki ela gözleriyle ona bakıp selamladı. Mavi pelerinini omzundan sıyırmakta olan komutan da başıyla karşılık verdi. Birlikte masaya oturdular ve hancı servis yaptı. "Seni görmek güzel." dedi. Alkinoos, "Seni de öyle dostum." dedi. "Yolculuğa sanırım birlikte başlayacağız, Pollux Elysium'da bizi bekleyecekmiş. O mağarayı gören Patroklos gitmeden önce ona yerini söylemiş. Korsanlar ya da Poseidon'un gazabı engel olmazsa iyi bir yolculuk olacak." Gülümsedi. "Poseidon demişken, bu şarabı ona adamayı unutmamalıyım."
Buluştukları handan ayrıldıktan sonra yola koyulup dağların güneyi üzerinden Akhilleupolis'e, oradan da Elysium'a doğru yola çıktılar. Yolda güney sınırları kontrol etmek iyi olabilirdi, gerçi yol sonunda pek bir önemli şey göremediler ama o kesimlerin değerlendirilmesi iyi olabilirdi, taşlık vadiler bomboştu.
Vardıklarında gidip dinlendiler. Kral daha orada olduklarını haber almamış olmalıydı. Askerler için yapılmış yeni iksirlerden yaklaşık 750 adet vardı. Pollux çoğunluğunu savaşa gidenlere verip kalanları geliştirmeyi düşünüyordu. Bilimsel metodlara önem veriyordu, ayrıca başka emelleri de vardı ama herkese söylemiyordu.
Geldikleri günün akşamında kral onları konağına çağırdı. Lord kapıda onları selamladı. Biraz sohbet ettikten sonra çalışma odasına geçtiler. İçerisi biraz dağınıktı, parşömenler her yere yayılmıştı, eskiden kullandıkları taş tabletler bile vardı. Bir harita açıp masanın üstüne koydu. "Sonunda görüşebildik. Sanmayın ki siz ülkede gezip şehirlerle ilgilenirken ben bu odada oturup parşömenlere çizgiler çizdim. Büyük fikirlerim var ve burada yazıya dökülmüş şekillleri bulunuyor. Öncelikle şuraya bakın-parmağıyla haritada Elysium'un biraz yukarısını gösterdi-, şu yolu izleyerek söz konusu mağaraya varabilirsin. Detayları anlatacağım ama çizimleri hemen vermek istedim. Sana gelince Polymeros, Ilyth'in şehrine gideceksin.."
Polymeros kafasını salladı. "Tamam, dediğini yapacağım. Peki çok da gizli değilse, sen ne planlıyorsun?" Pollux cevap verdi: "Öncelikle şimdilik planlamaya devam ediyorum ama size biraz icap edeyim: Hephaistos'un verdiği ateşin kullanılması gerektiğini düşünüyorum, sunakta öylece durması bir şey sağlamaz. Kuzeyde 'tank' denen, ateş püskürtebilen makinalar olduğu söyleniyor ve bizim de gözümüzün önündeymiş dostlarım. Tükenmeyen bir ateş simya yoluyla demir gibi maddelerin içine hapsedilip püskürtülemez mi? Aslında o mağarayı da bu yüzden keşfetmek istemiyor değilim, sonuçta tanrısal bir yer olduğu kesin ve içindeki bizim açımızdan iyi bir şeyse gerçekten, şu zor dönemi atlatmaya ve bu gelişmeleri sağlamamıza yardımı olabilir." Polymeros,"Ayrıca pusulanın gösterdiği yeri arama sebebin de bu sanırım." dedi. Pollux'un başka sebepleri de olduğu belliydi ama evet anlamında başını sallamakla yetindi. "Son olarak, askerlere faydası olacak bu iksirleri geliştirmeyi düşündüğüm zaten biliniyor, bu dedikoduyı yaydım çünkü yardımı dokunabilecek herkesin desteği gerek." Bunları söyledikten sonra bir şeyler ikram etmek için konukları dışarı çıkardı, o sırada Polymeros kağıtlardan birinde "Athena Bi-" yazısını okuyabildi.
Sabah gitme vakti geldiğinde Pollux gemileri limana çoktan indirtmişti. "Sakin bir yolculuk olsun." dedi. Mürettebat onayladı. Triemede yerlerini aldıklarında diğer gemi de yola çıkmak üzereydi. Pollux Polymeros'a bir mektup verdi, "Bunu oraya vardığında Alward kralına götürmelerini istediğimi söyle. Ülkede dolaştırsınlar, bu onları bir birliğe davet etmemin resmidir. Beş gün önce bir rüya gördüm ve bu kararı aldım, dünyada bir zincir oluşturmak istiyorum. İnsan haklarıyla ilgili. Bunu imzalayan milletler üç ana madde ve kendi belirleyecekleri maddelerle halklarına bir takım haklar verecek. Amacım dünyada insanları yüceltmek, yurduna hiçbir faydası olmayan bir ayyaş bile insandır ve eşitlikte payı vardır. Adıysa Adalet Tanrıçası Athena'dan geliyor." Polymeros, "Harika bir lidersiniz lordum." dedi. Reverans yaptı ve geminin yönetimini eline aldı, Pollux da karaya indi.
Aslında bu kararı almasının kendince çok sebebi vardı, elbet insanlara önem veriyordu ama savaş arifesi bunun için uğraşmak faydalı olup milletini evrenselliştirse de vakit kaybı sayılırdı. Beş gece önce, Lord Pollux Vicdan tarafından tekrar rahatsız edilmişti. Ama bu çok farklıydı; rüyasında Poseidon felaketinden önce, daha Selene Medeniyeti kurulmadan, Daidalos devletinin başkentindeydi. Çeşmenin yanında Patroklos'un babası ve arkadaşlarıyla oturup şakalaşıyorlardı, önlerinden bir köle taciri geçti. Elindeki adamları kırbaçlıyordu. Onları fark edince, "Genç lordlar, önünüzde bu sefillere eziyet ettiğim için bağışlayın beni." demişti. Pollux da gençliğinin bilgisizliğinden ve arkadaşlarının önünde acımasız, tam bir erkek gibi görünmek için, "Sorun değil. Devam edin. Köleler sizin sonuçta." demişti. Vicdan birçok anısı içerisinde bunu seçmiş, sonra bu noktadan sonra anıyı farklı bir hale getirmişti.
Kendisi köleydi ve karşısında Tydeus'un değişmiş hali, Vicdan'ın yanında gördüğü ölüler ve kendi vardı. İskeletler ona bakıp gülüyordu uzaktan, bu İskeletler bile seni kurtaramaz demek sanırım diye düşünmüştü o an. Sonra ölüler onu kırbaçladı, kılıçla yaraladı ve eziyet etti. O davul seslerini gene duydu, bu sefer Tydeus'tan geliyordu. Uzun süredir böyle kabuslar görüyordu ve içini rahatlatmak için bir çözüm olarak düşünmüştü bunu. Bu anıdan sıyrılıp sessiz sahilde yürüdü, uzaklaştı. Kafasını toplamak istiyordu, zaten Ares'in Gözü'nü Vicdan'ın anlattığı şeylerden beri Tydeus yeniden uyanmasın diye yanında taşıyordu. Bu onu çok yoruyordu, sabah akşam çalışmak da cabası. "Merak etme." dedi arkasından bir ses. Birden arkasına döndü ve karşısında ay ışığı saçan beyaz elbiseli güzel bir kadın çıktı. "Geçmişinde kötülük yok, bilinçsizlik var. Gençliğinin ateşi değil, bu yaşında bilinçli bir adam cinayetler işlese bile bunu bilinçsizlik olarak yorumlarım. Hiçbir insan tanrı ilmine vakıf olamaz, olsa da insan olarak kalmaz. Kendisine acınmasını hak ettirsin, aklını kullanabilsin yeter ki. En iğrenç kral bile bu yüzden hatalar yapar. Sadece kader tanrıçaları bunları sana fazla görüyor, tanrılar seni çoğu zaman cezalandırmak için değil güçlendirmek için sınadı. Ben sınamadım, zaten yeterince derdin vardı ve yardım ettim.
"Ama sana fazla görülen ve kötülük olarak anılan davranışlarının yanında iyilik de var. Onları unutabilmeni beynini buna zorlamak değil yaptığın iyilikler sağlar. Seni şimdi, tanrı ilmimle üzerindeki tüm sıkıntılardan esirgiyorum, madem tanrılar seni sınadı, şimdi bu dönemde ne öğrendiğini göster. O zamana kadar, kristalinin ağırlığı da Vicdan'ın baskısı da yok." ve kayboldu.
Argo'ya döndüğünde amaçladığı işlere girişti ve bunların hesaplamalarının ardından gelir-giderlerin bilançosunu istedi. Altından kalkabileceklerdi. Agenor'un acemilere yaptırdığı talimi izledi. Sonra karısının yanına gitti, eve dönmek güzeldi. İolkaste'yi sık sık görmek için elinden geleni yapıyordu. Yanına gittiğinde İolkaste hemen koşup boynuna salırdı. "Nedir seni bu kadar sevindiren şey?" diye sordu. Kadın onun yanağına bir öpücük kondurdu ve, "Kendi çocuğunun olacağını ilk senin bilmen gerekir diye düşündüm. " deyip gülümsedi. O an Pollux bir şok geçirdi, içinden Hera'ya teşekkürler ederken, "Vicdan sanırım gerçekten peşimi bir süreliğine bırakıp huzura kavuşabilmeme izin verdi." dedi kendi kendine.
Araştırmalar:
Zırhlı Birlikler:7 Gelişim, 8 Üretim, 10 Askeri
Bilimsel Metod:15 Gelişim, 15 Üretim
Hamleler:
4 Kaynak Keşfi(Telegonus)
1 Populasyon artırmak(50 Erytria'ya, 300 Artemnos'a, 50 Argo'ya ve gerisi Akhilleupolis'e.
Asker Üretimi:
Tank(Artemnos):9 ap(Agenor)
Berserker(Artemnos):6 ap(Agenor)
Süvari(Artemnos):5 ap(Agenor)
(şimdiye kadar Coıh'e x1 savaşçı,x1büyücü,x1İskelet ve x1 süvari göndermiş oluyorum)
Not:Ilyth'e de mağaraya da birer Trieme gidiyor
İksirlerden savaşa giden İskeletler hariç tüm birimlere veriyorum.(325 tane vermiş oluyorum sanırım)75 tanesi Coıh'e hediye.(artanlar kalacak)Kalan iksirleri saldırı puanı yönünde geliştiriyorum Bilimsel Metod'la ve çoğaltıyorum.
Büyü:
Okyanusun Ruhu ile o mağaraya girmeyi umuyorum.
Dilek:
Bilimsel Metod Araştırmasında ucuzluk.
Şafak doğu ufkunda doğarken şehirde tedirgin bir hava hakimdi. İnsanlar yakında gerçekleşecek savaş yüzünden sıkkındı. Pollux önlemler alıyordu ve içlerine sıkıntı düşüyordu; kuzeyden gelen dedikodular onun da kulağına gitmişti ve çarpışmanın şiddetinin farkına varıp önlemler almıştı. Belki de huzurun kaçabileceği ihtimali sadece fısıltıyken kralın bunu açıklamış olmasıydı bu tedirginliği yaratan.
"Peki ya Lord Patroklos'a ne demeli?" dedi handaki adam. Karşısında oturan Artemnoslu şüpheyeyle ona baktı. "Bence İskeletlerin gönlünü almayı başaran ve onları kendi kuvvetine dahil etmekten vazgeçip Zethos'a yardıme gönderdikten sonra alçakgönüllüğü ve askeri zekasını kanıtladı. Fikri belli değil ama bir planı olduğu kesin." Uzun burunlu bir diğer adam içkisini bırakıp söze karıştı: "Bence bir ordu hiç savaş görmemiş bir komutana verirmemeli. Babası güçlü biriydi ama o henüz kendini kanıtlamadı. Pollux bu topraklara gelirken birçok mücadele vermişti, orduyu idare etmesi gerekirdi. Hem Tydeus Zethos'tan çok daha güçlü ve deneyimli, o neden evinde oturuyor?" sonra şarabını kafasına dikti tekrar. Polymeros adındaki muhafız biraz dinlenmek için hana yeni girmişti. "Sizi aptallar, bir şey bilmeden sallıyorsunuz. Tydeus'un hasta olduğu söyleniyor ve bu şehrin savunma planının yarısını Zethos yaptı, adam Mildor'dan haberler gönderip duruyor. Kulağına ne geldiyse; kuzeyde düşmanımızla çetin bir savaş yapılmış, ayrıntılarını bilmiyor fakat önlem alınması gerektiğini krala bildirdi. Kral siz burada sızarken ölmenizi engellemeye uğraşıyor, yeğeni ata binmeyi ilk beceren birliği yönetip kendini ispatlamaya gidiyor. Oğlun nerede Kaliphon? En son ara sokaklardan birinde büyük bir kavgaya girdiğinden dövdüklerim biri olmuştu sanırım." diye dudak büktü. Karşısındakiler cevap veremedi, hancıysa ona bir şeyler sunmak için yanına gitti.
"Bir kadeh şaraba hayır demem. Birini bekliyorum ve geldiğinde beni bulmasını sağla, burası kalabalık. Büyük ihtimalle onu fark edersin, yapılı bir komutan. Zırhında devletin arması var." Hancı başını sallayıp aceleyle gitti. Polymeros oturduğu boş masada beklemeye başladı. Beklediği adam Lord Pollux'un bir büyücüsüydü. Onu özel bir göreve göndermişti, son zamanlarda her türlü desteğe ihtiyaçları olduğunu söylüyordu. Yakın zamanda pirinç pusulanın gösterdiği yer tespit edilmişti ve oraya gitme görevi kendisine verilmişti. Ancak Ilyth ülkesinin yeni şehrini gösterdiğinden öncelikle Alward'a uzun bir yolculuk yapıp orada araştırma yapma izni isteyecekti. Büyücüyse bambaşka bir yere gidiyordu: yine yanlarında bulunmayan İskeletlerin sözünü dinleyeceğini söylemişti, "Her zaman bir bilmece bırakıyorlar bize, ve nasıl oluyorsa bu bilmece çözülürken haklı oldukları ortaya çıkıyor; Kraken'in kaderi ne bizim ne sizin elinizdedir demişlerdi, aslında haklılar. Şu an Tatarlar'a dayandı ve bize hiçbir zararı yok. Gerçi onlar müttefikimiz ama Hades yardım etmemizi istemediyse ve iç sorunlarını çözdülerse, gelecekte daha önemli olaylara vesile olabilir. Güneye bakın dediler, baktık ve bir canavar kafası gördük, ya da 500.
" Eh, şu an uzaktalar ve bulup gelecekte önemli olabileceğini düşündükleri mağara var, bakmanın faydası olabilir." Büyüzülerin suyu kontrol etme özelliği vardı, artık halk onlara Thetis'in Rahipleri diyordu. Kimileyise, Poseidon'un Çırakları. Polymeros aslında artık insanların onlara saygı duyup bağnaz düşüncelerini git gide daha fazla geride bırakmalarına seviniyordu. Akha adını alan bu ırka mensup olanlar büyüden korkardı. Ve beklediği hafif zırhlara bürünmüş büyücü Alkinoos geldi. Orta boyluydu, kara kaşlarının ardındaki ela gözleriyle ona bakıp selamladı. Mavi pelerinini omzundan sıyırmakta olan komutan da başıyla karşılık verdi. Birlikte masaya oturdular ve hancı servis yaptı. "Seni görmek güzel." dedi. Alkinoos, "Seni de öyle dostum." dedi. "Yolculuğa sanırım birlikte başlayacağız, Pollux Elysium'da bizi bekleyecekmiş. O mağarayı gören Patroklos gitmeden önce ona yerini söylemiş. Korsanlar ya da Poseidon'un gazabı engel olmazsa iyi bir yolculuk olacak." Gülümsedi. "Poseidon demişken, bu şarabı ona adamayı unutmamalıyım."
Buluştukları handan ayrıldıktan sonra yola koyulup dağların güneyi üzerinden Akhilleupolis'e, oradan da Elysium'a doğru yola çıktılar. Yolda güney sınırları kontrol etmek iyi olabilirdi, gerçi yol sonunda pek bir önemli şey göremediler ama o kesimlerin değerlendirilmesi iyi olabilirdi, taşlık vadiler bomboştu.
Vardıklarında gidip dinlendiler. Kral daha orada olduklarını haber almamış olmalıydı. Askerler için yapılmış yeni iksirlerden yaklaşık 750 adet vardı. Pollux çoğunluğunu savaşa gidenlere verip kalanları geliştirmeyi düşünüyordu. Bilimsel metodlara önem veriyordu, ayrıca başka emelleri de vardı ama herkese söylemiyordu.
Geldikleri günün akşamında kral onları konağına çağırdı. Lord kapıda onları selamladı. Biraz sohbet ettikten sonra çalışma odasına geçtiler. İçerisi biraz dağınıktı, parşömenler her yere yayılmıştı, eskiden kullandıkları taş tabletler bile vardı. Bir harita açıp masanın üstüne koydu. "Sonunda görüşebildik. Sanmayın ki siz ülkede gezip şehirlerle ilgilenirken ben bu odada oturup parşömenlere çizgiler çizdim. Büyük fikirlerim var ve burada yazıya dökülmüş şekillleri bulunuyor. Öncelikle şuraya bakın-parmağıyla haritada Elysium'un biraz yukarısını gösterdi-, şu yolu izleyerek söz konusu mağaraya varabilirsin. Detayları anlatacağım ama çizimleri hemen vermek istedim. Sana gelince Polymeros, Ilyth'in şehrine gideceksin.."
Polymeros kafasını salladı. "Tamam, dediğini yapacağım. Peki çok da gizli değilse, sen ne planlıyorsun?" Pollux cevap verdi: "Öncelikle şimdilik planlamaya devam ediyorum ama size biraz icap edeyim: Hephaistos'un verdiği ateşin kullanılması gerektiğini düşünüyorum, sunakta öylece durması bir şey sağlamaz. Kuzeyde 'tank' denen, ateş püskürtebilen makinalar olduğu söyleniyor ve bizim de gözümüzün önündeymiş dostlarım. Tükenmeyen bir ateş simya yoluyla demir gibi maddelerin içine hapsedilip püskürtülemez mi? Aslında o mağarayı da bu yüzden keşfetmek istemiyor değilim, sonuçta tanrısal bir yer olduğu kesin ve içindeki bizim açımızdan iyi bir şeyse gerçekten, şu zor dönemi atlatmaya ve bu gelişmeleri sağlamamıza yardımı olabilir." Polymeros,"Ayrıca pusulanın gösterdiği yeri arama sebebin de bu sanırım." dedi. Pollux'un başka sebepleri de olduğu belliydi ama evet anlamında başını sallamakla yetindi. "Son olarak, askerlere faydası olacak bu iksirleri geliştirmeyi düşündüğüm zaten biliniyor, bu dedikoduyı yaydım çünkü yardımı dokunabilecek herkesin desteği gerek." Bunları söyledikten sonra bir şeyler ikram etmek için konukları dışarı çıkardı, o sırada Polymeros kağıtlardan birinde "Athena Bi-" yazısını okuyabildi.
Sabah gitme vakti geldiğinde Pollux gemileri limana çoktan indirtmişti. "Sakin bir yolculuk olsun." dedi. Mürettebat onayladı. Triemede yerlerini aldıklarında diğer gemi de yola çıkmak üzereydi. Pollux Polymeros'a bir mektup verdi, "Bunu oraya vardığında Alward kralına götürmelerini istediğimi söyle. Ülkede dolaştırsınlar, bu onları bir birliğe davet etmemin resmidir. Beş gün önce bir rüya gördüm ve bu kararı aldım, dünyada bir zincir oluşturmak istiyorum. İnsan haklarıyla ilgili. Bunu imzalayan milletler üç ana madde ve kendi belirleyecekleri maddelerle halklarına bir takım haklar verecek. Amacım dünyada insanları yüceltmek, yurduna hiçbir faydası olmayan bir ayyaş bile insandır ve eşitlikte payı vardır. Adıysa Adalet Tanrıçası Athena'dan geliyor." Polymeros, "Harika bir lidersiniz lordum." dedi. Reverans yaptı ve geminin yönetimini eline aldı, Pollux da karaya indi.
Aslında bu kararı almasının kendince çok sebebi vardı, elbet insanlara önem veriyordu ama savaş arifesi bunun için uğraşmak faydalı olup milletini evrenselliştirse de vakit kaybı sayılırdı. Beş gece önce, Lord Pollux Vicdan tarafından tekrar rahatsız edilmişti. Ama bu çok farklıydı; rüyasında Poseidon felaketinden önce, daha Selene Medeniyeti kurulmadan, Daidalos devletinin başkentindeydi. Çeşmenin yanında Patroklos'un babası ve arkadaşlarıyla oturup şakalaşıyorlardı, önlerinden bir köle taciri geçti. Elindeki adamları kırbaçlıyordu. Onları fark edince, "Genç lordlar, önünüzde bu sefillere eziyet ettiğim için bağışlayın beni." demişti. Pollux da gençliğinin bilgisizliğinden ve arkadaşlarının önünde acımasız, tam bir erkek gibi görünmek için, "Sorun değil. Devam edin. Köleler sizin sonuçta." demişti. Vicdan birçok anısı içerisinde bunu seçmiş, sonra bu noktadan sonra anıyı farklı bir hale getirmişti.
Kendisi köleydi ve karşısında Tydeus'un değişmiş hali, Vicdan'ın yanında gördüğü ölüler ve kendi vardı. İskeletler ona bakıp gülüyordu uzaktan, bu İskeletler bile seni kurtaramaz demek sanırım diye düşünmüştü o an. Sonra ölüler onu kırbaçladı, kılıçla yaraladı ve eziyet etti. O davul seslerini gene duydu, bu sefer Tydeus'tan geliyordu. Uzun süredir böyle kabuslar görüyordu ve içini rahatlatmak için bir çözüm olarak düşünmüştü bunu. Bu anıdan sıyrılıp sessiz sahilde yürüdü, uzaklaştı. Kafasını toplamak istiyordu, zaten Ares'in Gözü'nü Vicdan'ın anlattığı şeylerden beri Tydeus yeniden uyanmasın diye yanında taşıyordu. Bu onu çok yoruyordu, sabah akşam çalışmak da cabası. "Merak etme." dedi arkasından bir ses. Birden arkasına döndü ve karşısında ay ışığı saçan beyaz elbiseli güzel bir kadın çıktı. "Geçmişinde kötülük yok, bilinçsizlik var. Gençliğinin ateşi değil, bu yaşında bilinçli bir adam cinayetler işlese bile bunu bilinçsizlik olarak yorumlarım. Hiçbir insan tanrı ilmine vakıf olamaz, olsa da insan olarak kalmaz. Kendisine acınmasını hak ettirsin, aklını kullanabilsin yeter ki. En iğrenç kral bile bu yüzden hatalar yapar. Sadece kader tanrıçaları bunları sana fazla görüyor, tanrılar seni çoğu zaman cezalandırmak için değil güçlendirmek için sınadı. Ben sınamadım, zaten yeterince derdin vardı ve yardım ettim.
"Ama sana fazla görülen ve kötülük olarak anılan davranışlarının yanında iyilik de var. Onları unutabilmeni beynini buna zorlamak değil yaptığın iyilikler sağlar. Seni şimdi, tanrı ilmimle üzerindeki tüm sıkıntılardan esirgiyorum, madem tanrılar seni sınadı, şimdi bu dönemde ne öğrendiğini göster. O zamana kadar, kristalinin ağırlığı da Vicdan'ın baskısı da yok." ve kayboldu.
Argo'ya döndüğünde amaçladığı işlere girişti ve bunların hesaplamalarının ardından gelir-giderlerin bilançosunu istedi. Altından kalkabileceklerdi. Agenor'un acemilere yaptırdığı talimi izledi. Sonra karısının yanına gitti, eve dönmek güzeldi. İolkaste'yi sık sık görmek için elinden geleni yapıyordu. Yanına gittiğinde İolkaste hemen koşup boynuna salırdı. "Nedir seni bu kadar sevindiren şey?" diye sordu. Kadın onun yanağına bir öpücük kondurdu ve, "Kendi çocuğunun olacağını ilk senin bilmen gerekir diye düşündüm. " deyip gülümsedi. O an Pollux bir şok geçirdi, içinden Hera'ya teşekkürler ederken, "Vicdan sanırım gerçekten peşimi bir süreliğine bırakıp huzura kavuşabilmeme izin verdi." dedi kendi kendine.
Araştırmalar:
Zırhlı Birlikler:7 Gelişim, 8 Üretim, 10 Askeri
Bilimsel Metod:15 Gelişim, 15 Üretim
Hamleler:
4 Kaynak Keşfi(Telegonus)
1 Populasyon artırmak(50 Erytria'ya, 300 Artemnos'a, 50 Argo'ya ve gerisi Akhilleupolis'e.
Asker Üretimi:
Tank(Artemnos):9 ap(Agenor)
Berserker(Artemnos):6 ap(Agenor)
Süvari(Artemnos):5 ap(Agenor)
(şimdiye kadar Coıh'e x1 savaşçı,x1büyücü,x1İskelet ve x1 süvari göndermiş oluyorum)
Not:Ilyth'e de mağaraya da birer Trieme gidiyor
İksirlerden savaşa giden İskeletler hariç tüm birimlere veriyorum.(325 tane vermiş oluyorum sanırım)75 tanesi Coıh'e hediye.(artanlar kalacak)Kalan iksirleri saldırı puanı yönünde geliştiriyorum Bilimsel Metod'la ve çoğaltıyorum.
Büyü:
Okyanusun Ruhu ile o mağaraya girmeyi umuyorum.
Dilek:
Bilimsel Metod Araştırmasında ucuzluk.
4 Kasım 2011 Cuma
Bölüm 13-Kristalin Bekçisi ve Bilimsel Güç
Lord Pollux'un başı feci derecede ağrıyordu. Yürümeye devam etti ve günbegün azar azar iyileşse de neden hala kötü durumda olduğuna lanet etti. Ağaçların sık olduğu yolda vakit geçirirken daha huzurlu oluyordu ve devletle ilgilenmek için kendini daha iyi topluyordu. Kısa süre önce Herakles eli boş dönmüştü ve "Gözünün önündeki şeyi aramak için o kadar uzağa bakmana gerek yok." demişti. Keşfe kendisinin gitmek istemesinin sebebiyse meçhul değildi. Sonra yeğeni geldi yanına.
"Seni gördüğüme sevindim." dedi. Patroklos gülümsedi ve ona eşlik etmeye başladı. "Neden yanıma geldin?" diye sordu. Patroklos biraz utanıp sıkıldı ama sonra, "O taş, veyahut da Tydeus'un delirmesi, anlayamıyorum." diyebildi. Pollux, "Sen de onun gücünden zarar gördüğünden artık saklamak istemiyorum." dedi. "Taşın ne olduğunu ben de bilmiyorum ancak bazı özellikleri var. İnsanı kendisine bağlıyor, toplumdan uzaklaştırıyor, ya da güçlendiriyor. Onu ilk önce Akhilleuspolis'in kurulmadan önce oraı keşfetmek üzere gidip kaybolan Tydeus'u aramaya gittiğimizde gördüm. Elimi uzatıp aldıktan sonra Tydeus ortaya çıktı ve yine onun gözlerindeki o yeşil palırtıyı da ilk orada gördüm.
"Sonrasında bana nedeni belli olmadan kırmızı rengine bürünmüş kılıcıyla saldırdı. Ne yaptığımı bilmemem, kristali kendime siper edip saldırısını karşılamam kurtardı beni. Kendi kılıcı ile ona vurunca, kılıç Ares'in Gözü adını verdiğim eşyanın içine girdi ve Tydeus bayıldı. Sebebini bilmiyorum ama herhangi bir hançer veya kılıcı taşın içine sokamıyorum. O dostumu ele geçiren ifrit her neyse taşla bağlantılı.
"Halktan uzak kaldığımı fark ettiğim zaman onu sakladım, ardından Tydeus uyanıp onu aldı ve bana saldırdı. Bu sefer ilk saldırısından da güçlüydü. Ölü olmamamı sana borçluyum, sen yaratığın dikkatini dağıtınca elimi uzatıp sıkı sıkıya tuttuğu kırmızı kristali almaya kalktım fakat ömrümde çektiğim en büyük acıyı duydum, karşımdakinin de bu acıya maruz kaldığını hissettim nasıl olduysa." Patroklos hayret içinde dinledikten sonra, "Sizi ayırmaya alışınca benim de vücudum ıstırabdan kıvrandı." dedi. Amcası başıyla onayladı. "Peki ne yapacaksın?" diye sordu. "Bir süre yanımda taşımam gerektiğini hissediyorum, ne de olsa başı boş bırakınca cezasına katlandık."
Sonrasında kralın zayıflığı yavaş yavaş dindi. Artık insanlarıyla daha fazla ilgilenebiliyordu. Ancak bir süredir kalbinde bir kötü bir duygu vardı, sanki yapmaması gereken bir şey yapmış gibi. Bundan sıyrılınca Zethos'tan gelen haberleri dinledi. Mildor'a yola çıkmıştı ve duyduklarına öre Kara El Taron orada büyük bir güç topluyordu, savunmasını çok önemsiyordu ve haksız sayılmazdı. Kuzeyden de gelen fısıltılar bu canavarların büyük savaşlara girdiklerini söylüyordu. Zethos yaklaştıkça bu kadar şey duyunca kendisinden Artemnos'u boş bırakmamasını ve yardım göndermesini istemişti. "Doğal Kalkan tarafından korunsak da bu geçiciydi ve adamlarımı burçlara dizmeliyim." dedi Lord. "Tüm planlarım bitince ona gidecek destek kuvvet belirlenir." Fakat kendisi de bu savaşı çok önemsiyordu, bu yüzden en büyük yardımı tanrılardan almakta gördü.
Kendi elleriyle dokuz koç avlayıp sırayla en büyük ve en çok yardım edecek tanrılara sundu; Zeus, Athena, Artemis, Apollon, Thetis, Ares, Selene, Persephone ve Poseidon. Baş tanrı Zeus ve çocukları ona savaşta üstünlük sağlayabilirdi, Thetis suyu kullanmalarına yardım edebilirdi, Selene koruyucu tanrıçalarıydı ve Persephone büyüde çok yetenekliydi. Büyücülerini göndermek en iyi fikirdi, kalan güçler ülkeyi savunmalıydı. En faydalı olacak olan sihirli güçleri iyi bilen Mymirdon birliğiydi. Her tanrıya adağını sunduktan sonra Poseidon'un sunağından tam ayrılıyordu ki denize yukarıdan bakan ve aşağıda bir kumsal olan hoş binanın önünde bir şeye tanık oldu: bir şahin yerden bir yılan yakalayıp uçmaya koyuldu. Ama yılan şahini ısırdı ve yere düştüler; lakin aşağı baktığında kumların üstünde şahinin cesedi vardı sadece. Yılanı aradı ama bulamadı, kurtulmuş da olabilirdi ama ortalıkta yoktu. Zeus alamet göndermek için genelde şahini seçerdi ve bu en yüce tanrıdan gelen hayırlı bir alametti.
Gidip bunu halkına duyurdu, şahin saldırandı ve düşmanı temsil ediyordu, yılansa kendini savunmak için onu öldürmesiyle zaferi simgeliyordu, fakat zaferden sonra yılana ne olduğu belli değildi, halk için de fark etmezdi tabi, sevinçli nidalar yükseldi hep bir ağızdan çünkü onlar az da olsa kendi askerlerinin feda olmasından çok düşmanın yenilmesini umursuyordu. Mutlu olmayan tek kişi Patroklos gibi görünüyordu, Lord gidip neyi olduüunu sormak için tam boğazını temizlerken bir adam koşarak yanına gelip telaşla Yunanlıların adeti olduğu üzere başıyla onu selamladı. "Lordum, size Artemnos'tan kötü haberler getirdim. Halk bir süredir yeni gelenlerle pek samimi değildi ve geçen gün tüm büyücüleri şehirden kovdular, tüm kavga, bir adamın sebepsiz yere Mymirdonlardan birini öldürmesiyla başlamış, başka ölüm haberi gelmedi çünkü zaten tetikte olan muhafızlar kavgayı ancak büyücüler kovulduktan sonra bastırmayı başarabilmiş, ancak büyücülere ne olduğunu bilmiyoruz." dedi.
Meydandaki herkes şaşkınlıkla kendisini gözlerken Pollux bizzat kendim gitmeden bu huzursuzluğu giderebileceğimi sanmıyorum. Ben gidince civardaki her yerde kovulanları aratın." dedi. Sonra ata binebilen az sayıda biri olması halkı gördüklerinde her zaman hayrete düşürdüğünden şaşkın bakışlar içinde mahmuzladığı atı ve seçtiği yirmi savaşçıyla Artemnos'a doğru yol aldı.
Yolda mola verip bir kamp kurdular gece çökünce. Kral uyumak için çadırına girdi ve Morpheos göz kapaklarını kapatıncaya kadar gerginliği yumuşatmasının mümkün olup olmadığını düşündü. Nihayet uyuduğuna korkunç kabuslar gördü. Bir mahzende oraya buraya kaçıyor ama insanın içine korku salan o yerden bir türlü kurtulamıyordu. Terler içinde uyandığında kulağına bir davul sesi geliyordu. Geldiği yönü kestirip çadırdan çıktı. Uyuyakalmış nöbetçileri umursamadan bir süre bir ağaçlıkta yürüdü. Erytria'ya uğramak yerine ormandan giderek zaman kazanmak istemişlerdi, yolun dışına çıkıp iyice açıldığında dağların yakınına geldi ve davul gümbürtüleri orada bir geçitten geliyordu. Nihayet geçide vardığında -zamanı hesaplayamamıştı-, karanlık uzun yolda ilerledi. İçini bir korku sardı ama aldırmadan devam etti. Sonunda yuvarlak bir alana geldiğinde kendi de davula vurmalar da durdu. Çevresine karanlığa alışmış gözlerle baktı, fakat hiçbir şey yoktu ortalıkta.
Sonra beyaz bir ışıltı gördü, gözleri ışığa alışamadan beyazlık yanına kadar geldi ve durdu. Önünde bembeyaz, hayalet gibi yaşlı bir adam duruyordu. Dilini kullanıp "Kimsin sen?" diye sordu. Adam bir kahkaha atıp cevap verdi, "Ben birçok farklı şey olabilirm." Pollux cesaretini toplayıp, "Ne tür bir ifritsin ya da hangi kötü gücün takipçisisin?" diye sordu. Adam bir kahkaha daha attı ve her yer o tok sesle çınladı. "Çok eskiden, Kral Minos denen hükümdardan ya da önce onun hükmettiği yerde bulunan, Olympos'dan bile eski tanrılar vardı. Onların bir kısmı ışığın ve iyiliğin temsiliydi ve diğer kısmı kara büyücülerin dostuydu. Önce ışığın tanrıları hükmetti ama kara tanrılar bir zaman sonra onlarla çarpıştı ve bu azılı kavganın sonucunda şu an Atlas'ın omuzlandığı gök kubbe yere düştü. Bu düşüş tüm ışık tanrılarını öldürdü ve kara tanrıları bayılttı. Bir gün uyandıklarında, hiçbir şey olmamış gibi şakaklarını ovup gülecek olan olan asıl güç, Olymposluları bile dehşete düşürebilir!" Lord ona, "Peki sen de onların bir hizmetkarı mısın?" diye sordu. Adam, "Ben Vicdan'ım." dedi.
"Bana sorarsan onlar en büyük güçtür ama hayır, ben kendi başıma insanlığa hükmederim." Pollux afallasa da belli etmedi ve, "Peki bana bunları neden anlatıyorsun ya da neden buradayım? Davullar nerede?" diye sordu. Vicdan, "Burada hiçbir zaman davul falan çalmadı. O kalbinin atışıydı ve seni buraya istediğim için getirdi. Sana neden mi dünyanın kaderini anlattım? Çünkü bu kaderi çizecek olanlar seni de ebediyen yok edecek." diye cevap verdi. Sonra devam etti: "Aldığın o taş, bizzat Kara Hükümar Büyücü tarafından yapıldı ve onu dünyada bırakmak zorunda kaldı, kendisi yeraltında uyurken. Bu nesne kullanana en büyük savaş tutkusu ve gücü verir. Ve sen ona ait şeyi çaldın, bu yüzden uyanınca seni isteyecek." dedi. "Ben hiçbir şey çalmadım." dedi Pollux. Adam onayladı, "Yo, kendi gözünde çalmadın. Ama onun yanına verilen Bekçi'nin gözünde o Tydeus kendisinin dikkatini dağıtırken sen de gidip ona el koydun. Ölümlü beynin 'Peki beni neden o an öldürmedi?' diyecek, çünkü o kristal Kara Hükümdar'ın insanlarla oynamak istemesinden mi yoksa sadece kendisinin olmasını istediğinden mi bilinmez, eşyasının el koyulabilmesi için sadece sahibinin bırakması kuralını koydu. Ama bu Bekçisi için geçerli değildi, sana saldırıp öldürebilirdi ama sen Ares'in Gözü diye adlandırdığın cismi kendine siper edince onunla ruhsal bağlantısı koptu ve Tydeus'un bedenine hapsolup diğer insanlar gibi bırakmanı beklemek zorunda kaldı. Ve bıraktığında alıp seni öldürmeye geldiğinde başarısız oldu; yeğenin dikkatini kendine çekince kendi başına seni öldürme üzerine yaptığı, yani ruhunu da lanetlemeye çalıştığı, o büyü tamamlanamadı, bu yüzden sen almaya kalkınca onu zorlamış sayılmadın. Bu büyü çok karmaşıktır v bozulunca bir süre bilincini kaybetmesini sağlar." dedi. Ardından devam etti: "Vicdanının rahat etmemesi gerektiğinden, bunları sana anlatabilecek tek kişiydim." Fakat Lord onaylamıyordu, "Bilmeden aldım onu, ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu! dedi.
Vicdan gülümsedi. "İşte, inkar edeceğin için cezanı çekeceksin ya." dedi. Lord daha "Ne cezası-" diyemeden karanlık siluetler kollarını ona uzatıp gelmeye başladı, bu korkunç hortlaklar görenin kalbini dalartıyordu. Kral korkuyla kılıcını çekti ama bu kadar çok yaratığa karşı çıkamayacağını bildiğinden kaçmaya başladı.
Olağanca hızıyla koşarken arkasına bakmamaya özen gösteriyordu. Gelirken bu kadar uzun olduğunu fark etmediği yolu koşarak ona yıllarca gelen bir süreden sonra ormanı geçip kampa vardı. Arkasına baktığında hiçbir şey yoktu ve gün doğuyordu. Bu tuhaf olayı kendine sakladı ancak yola çıkmadan adamlarıyla oraya tekrar gitti, lakin kimse yoktu. Rüya görmüş olabileceğini düşündü ama imkansız gibi geliyordu.
En tez elden Artemnos'a vardığında onu beklediği gibi sevinçle karşılamadılar. Halkın önüne gidip, "Neden mutsuzsunuz Artemnos ahalisi?" diye sordu. Bir adam çıkıp, "Bu şeytanlıklara göz yumduğun için!" dedi. Sonra onu haklı gören fısıltılar yükseldi. "Büyü korkulacak bir şey değildir." dedi. "Siz korktuğunuzu inkar ediyorsunuz ama bu yüzden ona karşı çıkıyorsunuz. Söyleyin, Athena'nın bahşettiği ilmi neden kötülüyorsunuz?" dedi. Oradaki Mymirdonlar Lord'u destekledi. "Bunlar bize yakışmaz." dedi ilk konuşan orta boylu kısa siyah saçlı adam. "Söylesene, Cadı Medeia'yı tanıyor musun? Başına gelenleri bilmen gerekir!" dedi. Yine onu destekleyen sözler duyuldu ve Pollux cevap verdi. "Elbette biliyorum, ancak o aşkının umutsuluğuyla bir günah işledi ve bunun lanetiydi sonunu getiren." dedi. Çoğu kişi ona hak verdi. "Peki ya Kassandra cadısı? Ilion denen ahalinin üyeleri büyüyle uğraşıp bir gece vahşice katledilmedi mi?" dedi. "Onlar da başka birinin günahını üstlendiler dostlarım. Eğer bana yüce Athena söylemese ben de her konuda sizinle aynı görüşte değil miydim? Beni bu yüzden kral yapmadınız mı? Ve yararını da görmedik mi? Doğal Kalkan kuşatığ korumadı mı bizi? Mymirdon halkını bizzat Zeus baba bize acıyıp göndermedi mi? Bundan sonra güzünüzü kulağınızı kapatmayacaksınız! Bunu bilin, biz bu ilime kötü davranırsak cezalandırırız. Onlar da bizdendir ve bundan sonra kimse onlara 'Mymirdon' , 'Yeni gelen' gibi hitap etmeyecek. Mümkünse de 'kardeşim' diyecek çünkü aynı soya mensubuz. Şu an birlik olmalıyız ki ülkemiz ülke olabilsin."
Pollux'un sözleri üzerine herkes sustu. Sesi çok gür çıkmıştı ve insanların önünde savaş tanrısı kadar kudretli duruyordu. Konuşan adam öne çıkıp Mymirdon, ya da artık normal halka mensup dersek, birinin önüne geçti. "Kardeşini katlettim ancak istemeden oldu, amacım sadece onu korkutmaktı. Sana özürlerimi sunuyorum ve barışmak istiyorum. Suçluyum ve bir daha böyle bir olay yaşatmayacağımı kanıtlamak için ilmizi öğrenip dostlarımla birlikte Seleneliler'den ilk büyücü bölüğünü oluşturacağım." sonra adam Pollux'a baktı ve, "Özrünü kabul ediyorum fakat büyülerimi herhangi bir kötü yola sapmak için kullanırsan kelleni acımadan önüme alırım. Kardeşimin borcunu ödeyemezsin ama barışmamız ve Lordumuzu zora düşürmek istemediğimden kabul ediyorum." dedi. Pollux ona gülümsedi ve ayrıldı. Yunanlılar, özellikle Akha ırkına mensup olanlar büyüden nefret etmez korkardı ve korkusunun önüne geçmesinin en iyi yolu üzerine yürümekti. O adam gerçekten mahçup olmuştu ve Pollux'un istediği şeyi yaptı: İleride büyüye isyan etmektense büyüyü öğrenmeyi seçmişti. Böylece Seleneliler ilk ciddi sorunlarını barışa bağlamış olup birçok eski kavmin önüne geçmişti. Kral yeni devrin temelini atıyordu ve bunun için birlik, beraberlik gerekirdi.
Bir sonraki günse yine tuhaf bir şey gerçekleşti: Pollux kent kütüphanesinin arkalarında bir yerde bir parşömen buldu; lakin parşömende çok tuhaf formüller yazılıydı. Büyük ihtimalle kimyasal bir iksiri tarif ediyordu ancak ne olduğunu çözemedi, çok ileri düzeydeydi.
Bunu alıp şehirdeki bilimcilerden birine danıştı. Saçları ağarmış tıknaz adam parşömeni birçok kez inceledi ama formülde kesinlikle bir yanlış bulunduğunu söyledi. "Bu her ne iksiriyse ilfanıma ağır geliyor ve çözmem için üzerinde uzun süreli çalışmalar yapmam gerek; önemli bir şey tarif ettiği kesin ve çözmesi sıradan bilim adamları için zor." bunun üzerine Lord tüm ülkede kimyasal bilgilerin çözülmesi için çalışmalar yapılmasını emretti. Ne olduğunu bilmese de içinden gelen bir ses önemli olduğunu söylüyordu.
Birkaç hafta sakince geçti ve Artemnos ordusu toparlandı. Bu süre zarfında çoğu genç kafasını bilime vermişti ve muazzam bir gelişme vardı. Bu parşömen hem insanların onu çözecek kadar gelişip bununla övünmek için çalışmasına, hem de şimdiye kadarkilerin dediklerine göre kaslar ve beyne etki eden karışımlarla güçlü bir orduya yol açacaktı. Sonunda şifresini çözmeyi başardılar ancak denedikten sonra bir eksiği olduğuna kanaat getirdiler. "Bu zaten bilimin en ileri düzeyinde hazırlanmış ve bazen bilim bile yetersiz kalır." demişti bir adam. "Bu konuda çok gelişmiş değiliz ve başka kimyasal maddeler aracılığıyla çözmemiz mümkün olamaz." işte bu kısım çok kafa yoruyordu. Pollux da gününün büyük kısmını araştırmalar yaparak geçiriyor fakat sonuç alamıyordu.
Bir akşam evine döndüğü sırada bir muhafız koşarak kendisine ulaştı. "Sizi görmek isteyen bir adam var Lordum. Kim olduğunu bilmiyoruz ve yüzünü göremedik." Bunun üzerine Pollux, "Gelsin de kim olduğunu öğrenelim." dedi. Başını kapşonuyla örtmüş, turkuaz-yeşil bir kıyafet giymiş olan adam yanına geldiğinde sadece boyunun orta boy olduğunu görebiliyorlardı. "Sağolun." dedi adam. Muhafız başıyla selam verip ayrıldı. "Adım Aristodes." diye kendini tanıttı başını açan adam. "Büyücülerden biriyim ve burada olduğunuzu öğrenince bazı haberler getirdim, gizliliğimi bağışlayın, barış ihsan etmiş olsanız da böyle daha güvenli.
" Fazla uzatmadan konuya geleyim; kaçışımızdan bir süre sonra Hephaistus'un ateşinin bulunduğu sunağa doğru giderken bulduk kendimizi, bizi kendine çekiyordu. Gittiğimizdeyse bir an mavi parladığını gördük. Gerçekten çok güçlü bir enerjisi vardı ve bir süre onun sırlarını çözmeye çalıştık. Bir süre önce sizin bir formül için tüm ülkeden bilimciler topladığınızı öğrendik ve geçen günlerde önemli iksirin bir eksik dışında ne olduğunu kavradığınızı öğrendik. Bu ateş de tam bir simya aracısıydı ve sizin için önemli olan bu araştırmanızı kimyanın bittiği yerde simya ile çözebileceğinizi düşündük." Pollux düşünceli bir tavırla ona baktı. Sonra, "Bu simya dediğiniz şey de nedir?" diye sordu. "İleri bir ilimdir, bilimsel olaylarda çareniz tükenilse büyü yoluyla daha ileri bir düzeye geçersiniz." diye cevapladı.
Pollux ona tamamen güvende olduklarını söyleyip tanrı almağanınından bir parça getirmelerini söyleyip gönderdikten bir süre sonra Patroklos şehre geldi. Aceleci bir hali vardı ve en kısa zamanda Pollux'a konuyu açtı: "Canavar ordusu Mildor'a yaklaşıyor ve biz halen düzgün bir plan yapmadık. Burada yetişen büyücüleri göndermeyi planlıyorsun fakat yetersiz. Anlattığın o olayda yılanın bilinmeyen bir gücü vardı ki şahini alt etti, bizse kaç adam hangi özelliklere sahip, her şeyi göz önüne sunarak iş yapıyoruz. Kara El durumun farkında ve bir plan yapıyor, kalesine en iyi adamlarını gönderiyor. Fakat Utherilliler de bunu fark etmiş olmalı, iki farklı ülkedeki iki farklı şehre saldıracaklar ve iki kral da önlem almayacak veya birleşmeyecek, öyle mi? 500 kişi olsalar da ne oldukları bilinmiyor ve büyük bir bozguna uğrayıp birçok adamımızı ve en yakın sınır komşumuzun desteğini kaybedebiliriz!"
"Peki ya sen Patroklos? Sen ne yapardın? Kendini benim yerime koy, ülken tehlikede ve sen adamlarını umursamadan yabancı bir ülkeye destek gönderip duruyorsun ve eğer başarısız düşerlerse halkına karşı sorumluluğunu unutmuş bir kral olarak anılacaksın haklı bir halde!" diye çıkıştı Pollux olayı anlamamakta ısrar eden yeğenine. Oysa şöyle cevap verdi: "O zaman komutayı bana ver, küçük bir ordu kurayım ve kimse tahmin etmeden gizlice Akhilleupolis'ten yola çıkarak çatışmanın en kızıştığı anda arkalarından düşmanı bozguna uğratayım!" Pollux onun cesaretine hayran kalsa da hala küçük bir çocuk gibi olduğunu düşünüyordu.
"Ah, Patroklos! Ben canını feda etmene ve ne tecrübesi olduğu belirsiz bir ordu kurmana izin verdim diyelim, nasıl zamanında varacaksın?" Patroklos bunu düşünmüştü. "Ordum atlı süvarilerden oluşacak çünkü." dedi. "Bizlerden az kişiye bahşedilen bu yetenekle bir ordu kuracağız." Pollux yine hayrete düştü. "Sen...Gerçekten buna hazırsın ve savaşa gidip hanedanının adını göklere yazmak istiyorsun öyle mi? Gerçekten seninle gurur duyabileceğimi biliyordum ama bu uçukça bir fikir. Asla akla gelemez!" Yeğeni hiç bozulmadan, "Çalışmadıkça monotonlaşan ve önünde olan iki seçenekten başka bir şey olmadığını düşünen beyinler zaten başarısızlığa uğrar. Bazen bazı şeyleri şansa bırakmalıyız ki tutsun ve daha uygun bir zaman göremiyorum! Hatta İskeletleri de orduma katarım! Bize bu yola gitmemizi öğütleyen onlardı." Pollux bu planı düşünüp bir kusur aradı ama gerçketen harika bir çözümdü. Patroklos'un izah ettiği gibi şansa bağlıydı ve ona izin vermezse en büyük hakareti yapmış olacaktı kendi anlayışların göre;bir oğlanı savaştan uzakta, evde bırakmak.
"Öyle olsun." dedi yeğenini savaşa göndermeye karar vererek. "Ama zor duruma düşerseniz herhangi bir kahramanlık yapmaya çalışmayacak, zaferi erteleyip çekileceksin. Hem kendi iyiliğin, hem de ordunun heba olmaması için. Bu bir emirdir." Bunun üzerine yeğeni ona sarılıp, "Bana güvenmekle hata etmeyeceksin amca!" diye bağırdı. "Hemen Argo'ya dönüyorum." dedi. Ama gitmeden Pollux, "İskeletleri dahil etmeye kalkışma. Madem sancağımla gidiyorsun adamlarım gelmeyecek bir gücü boşuna bekleyip vakit kaybetmeyecek." dedi kendilerine düzgün bir yardım etmemekte kararlı o kadim varlıklar olmadan kazanabilmek için. Patroklos bozuldu ama, "Öyle olsun." deyip atına bindi. "Bu arada," dedi Pollux, "bir gemi mürettebatına pirinç pusulayı ver ve Akhilleupolis'in kuzeybatısına gelen kıyıya gönder."
Sonunda ateş tanrısına ait sönmeyen nimet bir dala tutuşmuş şekilde getirirdi. "Bakalım işe yarayacak mı?" dedi Pollux karışımın doğru kısmını hazırlattıran Pollux. "Dumanı yetecektir." dedi onu elinde tutan büyücü. Başını sallayıp onaylayarak iksiri eline aldı kral. Dumanı yükseldi ve turuncu iksirin bulunduğu şişeciğe girdi. Şaşkın gözler bakarken bu iksir kırmızı renge büründü. "İşte denediğimiz hiçbir maddenin sonuç vermediği bereket!" dedi bir adam. Sonra Pollux ilk olarak kendisi denedi. Bir yudum içti ve birden içine hiç bilmediği madde yayıldı. Aniden sanki zihni çözülüp gerçekten çalışmaya başladı ve bedenini oldukça dayanıklı hissetti. Ama bu yeterli değildi. Kendisinde oldukça güçlü bir savaş büyüsü vardı. Yaşlı beyaz hatırladı birden ama, "Onu çaldıysam eğer, çalan benim ve başkalarıne verirsem suçlu onlar değil sadece ben olacağım. Zaten suçluysam pek fark etmez." dedi kendi kendine ve onu yalnız bırakmalarını söyleyip kristali de iksire değdirdi. "İşte gerçekten simyayı ve büyüyü şimdi kullanıyorum." dedi içinden. Bir an omzunda bir ölüm hissi uyandı, başını zorlukla çevirip baktığında Vicdan bembeyaz eliyle onu tutuyordu. Ardından yok oldu, içinde onun sesi yankılandı: "Üzerine aldığın lanet hep senin üzerine çökecek olsa bile, bununla ondan kurtulmayı biraz daha zorlaştırdın." ...
Gecenin karanlığı her yere hakim olmuştu. Meydanda kimse kalmamıştı ve Argo bomboştu. Bu da istediği şeydi, amcasına bahsettiği o zehir, yani bilinmeyen güç aslında kendi ordusu değil hemen karşısında duran yaratıklardı ve amcası inkar etse de onlarsız kazanmak çok güçtü. Yanlarına doğru yürüdü...
Hamleler:
Kaynak Keşfi x6 - 6 Üretim (Telegonus)
Araştırmalar:
Simya - 8 Gelişim, 8 Üretim
Kimya - 5 Gelişim, 5 Üretim
Diplomasi - 3 Gelişim, 1 Üretim, 1 Askeri
Binicilik - 3 Askeri, 3 Üretim
Asker Üretimi:
Büyücü - 7 AP
Süvari x2 - 10 AP(Agenor)
Asker Yerleştirme:
Büyücü x1 Artemnos'a,
Süvari x1 Artemnos'a,
Savaşçı x2 Artemnos'a,
Mızrakçı x1 Artemnos'a.
Eklenti:Yeni iksiri DM'nin uygun göreceği kaç birim varsa hepsine veriyorum.
Zethos'un yanına x1 Büyücü,
Akhilleupolis istikametinden arkadan Patroklos, x1 Süvari ve kabul ederlerse İskeletler.
Dilek:Daha güçlü asker iksirlerine ekstra güç.(Savunma Puanı ağırlıklı)
24 Ekim 2011 Pazartesi
Bölüm 12-Zar Atılıyor
Hava biraz esintiliydi, pelerinine sarıldı Lord. Günlerdir aynı yerlerdeydi zaten, artık buranın havasına ayak uyduracak şekilde giyiniyordu. Biraz uzak olduğundan soğuk olsa da, sessiz. Evet, sessizlik istiyordu hep. Uzakta, asosyal bir yaşam istiyordu. Nedenini anlayamıyordu ama her zaman yanında olan Ares'in Gözü'nün etkisi vardı şüphesiz.
Kırmızı palırtısı insanı kendine hapsediyordu, zamanla daha çok yanına alıyordu onu ve bırakamıyordu. Ama artık aklını toplayabilmişti biraz, "Yeter." dedi. "Fazla bağlandım buna, yönetmem gereken bir ülke ve insanlar var.", ama Taş'ı atmayı da göze alamıyordu. "Bir yere saklamak en iyi çözüm," dedi. "Kimse alamaz, ben dahil."
Son zamanlarda bu Kristal'i incelemek amaçlı aldıkça bağlanmıştı, bir etkisi vardı üzerinde. O tatminlik duygusu artıyordu ve onu sarıyordu artık. Ama artık anlayabilmişti sonunda o mayışıklıktan kurtulup düşününce. İki gündür şehrin bu güney, dağlara yakın kesimindeydi. Neler oldu bilmiyordu, hiçbir şey bilmiyordu...
Sonunda eve döndü. "Lordum uzun zamandır eve çok az geliyor." dedi karısı. "Malesef, ama döndüm işte ve gitmemeye kararlıyım." diye kestirip attı Pollux. Ama ona güveniyordu ve Taş'tan bahsetmeyi düşündü, bir an için. "Ne olduğunu anladıktan sonra anlatsam daha iyidir." dedi kendi kendine. Bahçeye kimse görmeden, kesesiyle birlikte gömdükten sonra eşinin yanına gitti, Taş'tan ayrılmak onu bir bakıma dinçleştirmişti. Ancak gömme işini çok zor yapmıştı, "Başladığın işi bitirmelisin." diyerek teşvik edebilmişti kendini sadece. "Yokluğum boyu ne yaptın?" diye sordu Pollux. "Sizi merak ediyordum, bazı şeyler oldu. Biraz gerginlik var." diye cevapladı İolkaste. "Neler oldu?" dedi Pollux, boşluğu nasıl dolmuştu acaba? Çözülmüş müydü bunlar? "Tam bilmiyorum Lordum ancak bulduğunuz Ateş'le ilgili. Onu koyduğunuz sunakta bir pusula bulundu; lakin kuzeyi göstermiyor.", "Peki ya nereyi gösteriyor?" dedi afallayan Lord. "Kuzeybatı." diye cevap verdi karısı. "Çok tuhaf, pirinç bir pusula ve Hephaistos sunağında olmadık bir yeri gösteriyor..." derken Pollux biraz düşündü. Eşi konuşurken beyninin içini dinliyordu. Bir şey geldi aklına, bir yanardağ, içine Kristali'ni ve bir kılıç atıyor, "Hephaistos." diyerek uyanıyor, Tatarlar'dan aldıkları tüm bilinen yerleri içeren haritaların boş kısmı... "Saol sevgilim." dedi.
Akşama doğru hepsi orada olmuştu. Merakla toplantı salonunda bekliyor, fısıldaşıyorlardı. Lord bilinmeyen gidişinden sonra dönmüştü ve bir meclis toplayıp her önde gelen adamın gelmesini emretmişti. Lord Aristodes, "Gittiği yerden bilgi getirmiş olabilir." dedi. Agenor baş salladı, "Birkaç kez gidip döndü. En son gidişinde, iki gün önce yani, onu görenler çok tuhaf, uykusuz ve yorgun gibi göründüğünü söylemişti." dedi. Zethos tam, "Nereye gittiyse-" diyecekken, "Merak ediyorsanız hemen güney taraflarındaki soğuk bir çayıra gittim." diye araya girdi bir ses. Siyah bir pelerin ve gri bir zırhla odaya Lord Pollux girdi. "Pek bir haber getirmedim, ıssız ve soğuk." dedi. "Ama haber getiren de değilim. Sizden bekliyorum." dedi. "Neyi?" dedi ilk kez konuşarak herkesi şaşırtan Patroklos. Yarım saattir oradalardı ve hep susmuştu. "Dünyada ne olduysa." dedi Pollux. "Buyrun, anlatın. Pusula'dan bahsetmeyin, biliyorum, konuşmanın sonunda ona geleceğim." herkes biraz şaşırmıştı, sonra Polyneikes başladı,
"Halk yeni şehirlerden dolayı memnun. Ülkede Pusula dışında kayde değer bir şey olmadı. Ancak dünyaya bakarsak Ilyth'tan gelen bilgilere göre son zamanlarda özel büyük kristallari kırmızı bir tonda parlayıp duruyormuş,normalden fazla. Bu Arcadia'nın tanrısal taşı için de geçerli, ayrıca kuzeyde başka şeyler de oluyor, bu Bilinmeyen Ülke dediğimiz yer, büyük bir devlet olan Amalour Krallığı tarafından saldırı almış, düşmanları ordusunu bir süreliğine çekinceyse Ölü Krallıkları denen o ilginç yere saldırmışlar. Bir de, Iltth güçleri sınırlarını bu burnun karşısına kadar genişletmiş. Körfezde gözleri yok gibi gözüküyor ancak Natzii'ye karşı birlik isteyebilirler. Yardım isterlerse ne yapalım?" Pollux biraz düşündü, sonra, "Askeri güç isterlerse vermeyecek değiliz. Ancak fazla büyük ölçüde de değil, sanırım ihtiyaçları olmaz ama. Geldiklerine göre hesaplıyorlardı. Devam et." Telegonus devam etti, "Doğu ülkelerinde pek bir hareket yok Lordum, bir süredir sessiz olan Sürgünler'se bozmuş gibi. Batı'daysa durum böyle." "Tamam." dedi Pollux. "Bizi ilgilendiren bir şey yok, şimdi ülke sınırlarına bakmanızı arz ederim." dedi. Boğazını temizledi ve tam konuşacakken büyük kapı açıldı, üzerinde yolculuk pelerini ve yol giysileri olan, uzun boylu bir adam arkasında bir muhafız onu durdurmaya çalışırken içeri girdi. Muhafız, "Lordum, toplantıda olduğunuzu-" derken Lord, "Görevine bağlılığın için saol ama bu yabancıyı dinleyebilirim sanırım." dedi. Muhafız somurtarak çıkarken adam, "Saolun lordum." dedi. "Ben Sürgünler Medeniyeti'nden geldim. Kara El Taron'un hizmetkarıyım. Konuya girmem gerekirse, şu an Bilinmeyen Ülke'den yaklaşık 500 canavar, Utheril'den yola çıktı ve bizi aşarlarsa Artemnos adındaki ilinize yürüme ihtimalleri var. Size hem haber vermek, hem de yardım edip etmeyeceğinizi öğrenmek için geldim." dedi. "Otur." dedi Pollux. Adam oturdu. "Yardım talebinizi reddetmeyeceğim lakin büyük bir orduyu da sınırlarımdan çıkarmayacağım. Size savunmada deneyimli bir liderimi ve 100 savaşçımı veririm. Ayrıca bu ne olduğu bilinmeyen canavarlar sizi geçerlerse, sınırlarıma çekilebilirsiniz. Zethos, gidersin umarım?" dedi. Zethos kalktı, "Bir birlik toplayıp gidiyorum Lordum. İzniniz olursa Artemnos cephesine de kuvvetler bırakırım." dedi. Pollux biraz kafasında durumu evilip çevirdi, sonra: "Özgürsün. Ama Akhilleuspolis'e de birlik gönder, amaçları orayı unutmamız da olabilir." dedi. Zethos selam verip çıktı. Odadaki muhafızlara, "Sürgünler'den gelen bu kişiyi misafir etmenizi buyuruyorum." dedi. Adamlar emir doğrultusunda bir oda hazırlamaya giderken ve Thera yolcusu teşekkürlerini bildirirken Pollux, "Şimdi de şu pusulaya gelerim." dedi. Ama tam muhafızlar kapıyı açarken içeri dev cüssesiyle Herakles girdi ve, "Ne diyeceğini biliyorum Ölümlü. Orayı keşfetmeye ben giderim." dedi. Adama şaşkınlıkla bakarak çıkan Sürgünlerli çıktıktan sonra, "Öyle olsun Tanrı. Karşı gelemem." dedi. Herakles ayrıldı.
Sonra son hız Zethos'un arkasından Artemnos'a gitti. Zethos birlikleri yerleştirme çabasınyken şehre yerleşti ve Mymirdonlar'dan kendisine Ether Bilgisi'nden bahseden adamı çağırttı. Adam girdiğinde sordu, "Zor durumlar adüşmememiz için bazı desteklere ihtiyacımız var. Bir büyücü yetiştirmeyi uygun görüyorum, söyle nasıl faydaları olabilir?" Adam cevapladı, "Ülke sınırlarına bir kalkan yapabiliriz, düşmanlarımız giremez. Sonra, doğal bir hisar yapmayı deneyebiliriz. Diğer büyülerse saldırımızı ya da kaynaklarımızı güçlendirecek türden.", "Peki yapabilir miyiz?" dedi Lord. "Deneyebiliriz." dedi Mymirdon. "Dene o zaman." dedi Pollux. "Ayrıca kaynak için de çalışın."
Ardından Pollux Artemnos'u ayarlamaya çalışırken Serbest Adalar Birliği'nden bir elçi geldi.
Deniz kıyısında bizim için bir şehir kuracak ve orada yaşayacak bin kişi bulacak.
"•Bu şehir ve çevresi Serbest Adalar Birliği gemileri için güvenli bir bölge ilan edilecek.
•Serbest Adalar Birliği gemileri bu şehirlerin denetimini ve güvenliğini üstlenecek.
•Serbest Adalar Birliği, bu şehirler sayesinde yaptığı ticaretten ülkelere kar verecek."
Maddeleri vardı parşömende. "Olabilir." dedi Pollux. "Ancak bazı kurallar koyacağım, bu şartlarım kabul edilirse kursunlar." sonra söyledi, "Şehir istedikleri gibi özgür bir şehir olabilir ama adalet işlerinde bana bağlı kalacak. Silah girmesi Selene Muhafızları dışında yasak olacak, ama isterlerse gemilere koysunlar, suda kalacak ama sadece. Aynı kural orada yaşayan vatandaşlarım için de geçerli, onlar da silah getiremez. Uygunsa, Akhilleuspolis'in biraz kuzeyinde olsun." elçi, "Sözlerinizi ileteceğim." deyip gitti.
Artemnos'daki işler hallorduktan sonra Lord Argo'ya döndü. İlimcilerin bazı fikirleri üzerine fizik gündeme çıktı, insan yapısını kavramak iyi olabilir diye düşünüyorlardı ayrıca. Pollux bunlarla da ilgilenip eskisi gibi dinç bir halde işlerine döndü ancak kristaline bir bakması gerektiğini düşündü. Kuzeydeki bütün kristallerde bir sorun var gibiydi, küçük bir ihtimaldi ama bakmakta fayda vardı.
Gidip kazdığı yeri tekrar açtı ve hayrete düştü: Taş yoktu! Aradı, başke yeri eşti, bahçenin altını üstüne getirdi tam anlamıyla ama yok, bulamadı. Muhafızlara patladı, "Siz kimi iznim olmadan bahçeme aldınız?!" korkan asker kekeleyerek cevap verdi: "Lo-lordom, kimseyi almadık, dediğiniz gibi her yerde güçlerimiz vardı ama..." Pollux çok öfkeliydi. "Kaybol gözümün önünde." dedi ve korkarak gerileyen adamdan uzaklaştı. Gidip evin içine de baktı ama bulamadı ve gömdüğünden emindi. Son çare olarak İolkeste'ye sordu, "Bahçede bir şey buldun mu ya da giren oldu mu? Ne bileyim adımla gördüğünü söyleyen falan..." eşi şaşırdı. "Hayır Pollux, ne için endişeleniyorsun bilmiyorum ama hayır, olmadı." dedi. Lord'un ona güveni tamdı, onayladı ve gitti. Nedenini bilmiyordu ama arıyordu her yerde. Yok, nereye gitmişti?
Aradan bir hafta geçti, yine aradı ama uzaklaştıkça ondan vaçgeçti. Hep içişlerine yordu kafasını Lord ve yardımcılarıyla görüştü. Halk bu canavarlardan tedirgin olunca bilgisi olan Mymirdonlar'a halka Doğal Kalkan'ı açıklamalarını istedi, başarırlarsa korunacaklardı. Böylece refah azar azar yayıldı. Artık kendini topladığı zamanda Tydeus'u ziyaret etmeyi düşündü. Bu düşüncesini gerçekleştirecekti ancak Tydeus'un yok olduğu haberi geldi ertesi gün. "Bilemiyoruz, hiç bir şey demeden ve yapmadan uyuyordu hep, öldüğünü bile düşünen vardı fakat akşam vakti kaçmış! Kimse anlayamadı, görünmeden uzaklaşması ayrı bir giz perdesi." demişti şifacı. Pollux buna çok öfkelenmişti "Siz nasıl bir güvenlik sağlıyorsunuz? Biri akli dengesini yitirip kaçıyor ya da Delilik'in kurbanı oluyor ve siz öyle duruyorsunuz. İşinize son veriyorum, 2. bir emre kadar evinize gidin." dedi. Ne kadar yalvarsalar da dinlemedi öfkesinden.
Tydeus bir yana, Mymirdonlar'dan biri kendisiyle görüşmek istedi. "İçeri alın." dedi Lord. Adam içeri girdi ve oturdu. Uzun kahverengi saçları vardı. Mymirdonlar genelde siyah ya da sarı saçlı olurdu ve bu rengiyle dikkat seçiyordu saçı. "Lordum." dedi. "Bir sorun mu var? Büyüleri başaramayacak mısınız?" dedi Pollux endişeyle. "Hayır lordum, tanrıların yardımına sığınacağız hala. Başka bir mesele var, şu an bazı manaları öğrenebilecek durumdayız ve bu açımızdan iyi olur. Çeşitli büyülerle huzuru ve savunmayı sağlamamız muhtemel olabilir." dedi. "Ne gibi?" dedi Pollux. Fazla bilgi kazanamamıştı hala ama yine de anlıyordu bu işlerden.
"Doğa manalarını bildiğimizden elementleri kavramamız daha rahat olabilir efendim, mesela Toprak ya da Ateş,Su veya Hava. Büyünün birçok kolu vardır, Doğa'ysa bambaşkadır. Ölüm, Kaos, Hayat, birçok döngü var ama özleri elementlere dayanmaz mı? Ateş saldırgandır, Su bilinmez, Toprak sert, Hava bilge. Bildiğiniz gibi kimi Sırlar'ı aşarsak bunları anlamamız mümkün. Bir manaya daha yoğunlaşabiliriz hala." dedi. "Peki bize faydaları ne olacaktır bunların?" diye sordu Lord merakla. "Ateş'i isterseniz, yıkıcı gücü elde edersiniz. Hangi büyüleri, nasıl dehşetleri yapabileceğinizi şimdiden bilmek zor ama güç sahibi olursunuz. Su'ysa birçok işe yarar, tedavi eder, buza dönüşür ve öldürür, Hava da bilgelik getirir, onun yıkıcı, ölümcül güçleri yoktur. Bir de Toprak kadar sert olabilirsiniz derler, O'na yönelirseniz."
Lord kafasında bunları evirip çevirdi, bir büyü yolu daha seçme ihtimali vardı. "Bu sözlerini düşüneceğim Yeni Gelen." dedi sonunda. "O Sırlar'ı bulmanıza yardım edeceğim. Ancak şimdilik birini seçemem. Sen evine dön, bekle. Ben de önerini meclisime açayım. Onların fikirlerini alır, sana bildiririm." dedi. "Tabii efendim." diye cevapladı Mymirdon ve gitti.
"Lordum." dedi Patroklos. Geçenki kadar kalabalık değildi ama birçok kişi vardı toplantı salonunda. "Biliyorsunuz, güneyden gelen düşmana karşı elimizde bir koz olabilir çoğuyla. Ateş onları korkutabilir. Topraksa bir kalkan olur.", "Ama başka yollar da var." dedi Lord. "Bence düşünmeliyiz bu konuyu enine boyuna. Ama Ateş'e yakın bakmıyorum. Çok işimize yaramayabilir." dedi. Agenor söze girdi: "Hatırlıyorsanız İskeletler bir mağara bulmuştu Kralım, ve inememiştik." dedi. Pollux olmaz anlamında baş salladı, "Onunla ilgilenmememizi de aynı kişiler söylemişti.", "Ama," dedi Telegonus, "Gelecekte önemli olabilir. İlla Kraken olacak değil yani," Pollux söze girdi, "Yine de sonraya bırakabiliriz. Çok önemli olsa o zamandan beri gündeme gelirdi." diye. Nestor baş salladı. "Tanrılar istediklerini yapar, pusulayı da vermeyebilirledi ama olması gerekiyormuş işte." dedi. "Haklısın." dedi Patroklos. "Ama ben hala Ateş diyorum." Pollux'a şimdilik etkisi olmaz diye düşünüyordu. "Bence işimize yaramaz. Su daha yatkın geliyor, ya da Toprak. Su'ya birçok şey yapılabilir, iyileştirme, öldürme,Topraksa dayanmamızı sağlar. Ayrıca ayaklarımızın altındaki şeyleri rahatça kavrarız. Ne diyorsunuz?" dedi. Birçok kişi onaylarcasına başını salladı. "Görüşleriniz için saolun lordlar." dedi Lord. Bir saattir tartışıyorlardı ve sıkılmıştı biraz. "Dağılabiliriz."
Şehrin biraz dışında bir tepeye kurulu bir Athena sunağı vardı. Oraya vardığında saçlarını omuz tarafında toplayıp, "Kahramanların dostu Tanrıça, senden yardım istemek için geldim buraya. Bir saldırı almamız söz konusu ve ihtiyaçlar var. Lütfen büyücünün yapmaya çalışacağı büyülere yardım et," dedi. Durdu. Ne diyeceğini bilemiyordu ama yardıma ihtiyacı olacağından emin gibiydi nedense. Bu hissi sevmemişti. Sonra arkasından yüce bir ses geldi: "Ben fazla yardım edemem Pollux, bu sizin yeteneğinizdir. Ama yanınızda bulunup tanrısal gücümü etrafa yayabilirim. Bunun büyük bir etkisi olacağını ya da her zaman yapacağımı düşünme, sadece büyücünün anlayabileceği bir manevi yardım yapabilirim, yardımımda saygından ve azmindendir. Yanınızdayım, ancak hizmetinizde değilim. Uygun gördüğüm zaman kulağına üflerim sadece." ve arkasına döndüğünde kalkanı Aegis ve mızrağıyla Yüce Tanrıça duruyordu. Bir an gördü, sonra kayboldu.
"Teşekkürler tanrıçam." dedi Pollux sessizce ve uzaklaştı. Ortalık biraz ıssızdı ve karanlık çöküyordu. İçine bir korku yayıldı, ne çok kez buradan geçmişti her saatte oysa! Ama yine de farklıydı, bir an önce dönmek istiyordu. Yapraklar hışırdıyordu ve hep arkasına bakıp duruyordu, çok boğuklaşmıştı hava. Daha hızlı adımlar attı. İlerledi, şehri tam görecekti, güvende olacaktı- büyük bir hışırtı geldi. Arkasına döndü, kimse yok. Önüne baktı, yok. Sağına, soluna, hayır göremiyordu o etrafta dolaşan şeyi. Yürümeyi kesti. Bakındı. "Kimsin sen ey bilinmeyen?" dedi. Cevap bir hışırtı daha oldu. Sonunda karşısındaydı, karanlık çökmüş yüzü, elinde her zamanki kırmızı haliyle parlayan Ares'in Gözü, alevler içindeki kılıç. Daha önceki karşılaşmaları gibi. Ona doğru ilerledi. Lord gerilemedi. "Uzaklaş." dedi. Tydeus'un bedeni daha hızlı yürümeye başladı. "Emrediyordum uğursuz canavar. Tanrıların önünde." dedi Pollux.
Duymuyormuş gibiydi, yaklaştı. Pollux kılıcını çekti. Ona doğru ilerledi. Çelik, ne olduğu belli olmayan ateş benzeri kılıca çarptı. Birbirlerine savurdular hünerle silahlarını. Pollux geriledi, bu Tydeus çok daha güçlüydü, hem ilk çarpıştıkları halinden, hem gerçek Tydeus'ken. "Krisal..." diye düşündü Pollux. Aynı gücü kendi de kazanıyordu ona yakın olduğunda. Yine kılıçları buluştu, Lord yenik düşüyordu. Üzerine bindi, tökezledi ve yere düştü Kral da. Ama bir tekme savurmayı başardı, beden birkaç geri adım attı ama toparlandı. Pollux da ayağa kalktı, yine üzerlerine atladılar. Tydeus onu tekrar düşürdü, Pollux'un elinden kılıcı düştü. Yumrukları fayda etmezdi. "Bitti." dedi.
Yenilmişti. Tydeus önünde durdu ve kılıcını kaldırdı. Pollux o güçlendikçe zayıflıyordu adeta, o an görüş alanı bulanıklaştı bir an. Sonra olanları tam göremedi, ama biri arkadan düşmanına sarıldı ve geri çekti. Ayağa kalkmak ilk düşüncesi oldu ve kalan son gücüyle görebildiği kadarıyla Tydeus'a saldıran Patroklos'u görüp Tydeus'un elindeki Taş'a saldırdı. O eline değer değmez duyduğu en büyük acıyı duydu, tüm kasları çözüldü ve her yeri yanmaya başladı. Ama bırakmadı, aynı acıyı diğeri de çekiyordu. Patroklos'un şaşırdığını gördü. Direndi, almaya çalıştı Ares'in Gözü'nü. Acı çoğaldı, düşmanı da acıyla kıvrıldı. Son hatırladığı Patroklos'un onları ayırmaya çalışırken attığı çığlıktı.
Gözlerini şifa evinde açtı. Bir yatakta yatıyordu, halsizdi. Bir süre sonra elinin varolduğunu fark edip baktı, sıkı sıkı Kristal'i tutuyordu. Kalkmaya çalıştı ama kovduğu şifacı onu yatırdı. "Dinlenin Lordum." eline baktı, adam da ona baktı ve "Elinizi sıkı sıkı kapalı tuttunuz şu üç gündür Lordum, yatakta olduğunuz süredir." Pollux biraz şaşırdı, hala halsizdi üç gündür uyumasına rağmen. Ama eli atikti hala. Adam ona utançla baktı, "Efendim, Athena'dan yardım dilenmek için giderken sizi, yeğeninizi ve arkadaşını buldum." Pollux, "İşini yapmakta serbestsin. Peki,diğerleri nasıl?" , "Tydeus hala uyuyor Lordum ve Patroklos iyileşti. Sizi görebilir sanırım." dedi ve biraz sonra Patroklos'la birlikte gelip onları yalnız bıraktı. "Nasılsın amca?" diye sordu yeğeni. "İyi olmalıyım." dedi Pollux. "Zethos ve adamları gitti. Artemnos hazır. Akhilleupolis güçlendi. Herakles kuzeye gitti. Telegonus ise kaynak aramaya gitti. Senin adınaysa, uyanıp uyanamayacağını bilemedim ve büyücüye Su manasını seçtiğini ilettim." dedi. Pollux gülümsedi. "Seçimim doğru mu?" dedi Patroklos. "Zarları attık." diye yanıtladı Pollux da.
Araştırmalar:
Fizik
Sırlar(Seçilen mana su)
Felsefe
Hamle:
4 Kaynak Keşfi(Telegonus)
1 Dünya Keşfi(Kuzeybatı'ya,Amalour Krallığı'nın batısına)
Asker Üretimi:
Büyücü(Artemnos)
Büyü:Doğal Kalkan
Büyü:Doğanın Lütfu
Büyü:Dikenhisar(sınırların güney kısmının sonunda,biraz kuzeyde sıradağların orada)
Asker Dağılımı:
Artemnos:
Okçu Birliklerin tümü
150 Savaşçı
50 Mızrakçı
Akhilleupolis:
100 Savaşçı
50 Sapancı
Ticaret:
Sürgünler Medeniyeti:Ver 1 Gelişim,Al 2 Üretim
Not:Serbest Adalar'ın teklifini kurallarım koşulunda kabul ederim, Akhilleupolis'in kuzeyinde biraz olacak şehir.
18 Ekim 2011 Salı
Bölüm 11-Mymirdon
Kılıcını çekti. Karşısında tahtadan bir kalkanı olan samandan yapay bir askerdi. Kalkanını kırdığı iki saniyeden sonra boğazındaki samanları da dökmüştü. Son zamanlarda bu tür talimlere çok yönelmişti. Ares'in Gözü hep yanında oluyordu ve yetenekleri artıyordu sanki. Şimdilik gizli silahını kimseye göstermemişti, bir süre de niyeti yoktu.
Evine döndükten sonra bazı şehiriçi hazine ileriyle ilgilendi. Artık çok canını sıkıyordu bunlar. Lord Pollux, o günki işleri de bitirdikten sonra yattı. İyileşmekte olan Tydeus, belki iyileştiği için, belki de zihni onun için fazla yorulmak istemediğinden artık çok seyrek görüyordu onu. Çevresindekiler değiştiğini söylüyordu. "Çok saçma. Sadece farklı bakış açılarıyla ülkeme destek olmaya çalışıyorum." demişti onu sorgulamaya cüret edenlere.
Sabah uyandığında şafak çoktan doğmuştu, açık ve güzel bir gündü o gün. Doğrulup dağınık uzun siyah saçlarını toplarken biraz yorgun hissediyordu. İşi bitip kısa bir kahvaltı yaptıktansonra evden ayrılıp bazı liderlerle yeni kanunların işe yarayıp yaramadığını konuşmaya gitti. Son zamanlarda biraz uzak kalmıştı içiişlerinden ama ülkenin daha düzenli olduğunu fark edebilmişti. Agenor da onayladı, "Halk daha verimli çalışıyor. Hırsızlıklar zaten azdı ama artık hiç görülmüyor." dedi. Bu iyi bir haberdi, ama madalyonun bir de kötü tarafı vardı. Telegonus konuştu: "Ancak içişlerinden ziyade dışarıda da birçok şey oluyor. Kendimizi Bilinmeyenlere karşı savunmak için bazı önlemler aldık ancak başka şeyler de var. Kuzeyde,Amalour Krallığı adında zamanın en büyük devleti var. Bilinmeyen Ülke'nin güneyindeki asıl başkentine savaş ilan etmiş. Ve bir süredir yakın sularda gezinen, senin de burnumuzun yakınında görmüş olduğun Serbest Adalar Birliği var. Sınırlarımız büyük ama az şehrimiz var. Daha güçlü olabilmek için denizin doğusuna yakın limanlar/kentlere ihtiyacımız var. Amalourlar'la söylenildiğine göre şimdiye dek hiçbir ülke anlaşamamış. Gelmeye kalkarlarsa denizden gelecekler ve o civarda bir limankent işe yarayabilir. Serbest Adalar için de geçerli. Ayrıca Sürgünler Medeiyeti var hemen güneyimizde. Onlarla iyi geçinmek lehimize." dedi. Baya iç karartıcı şeylerdi bunlar. Gerçekten çok az şehir ve nüfusları vardı. Biraz düşündü. Adeti üzerine "Ne önerirsiniz?" diye sordu. Nestor, "Sürgünlerle iyi geçinebiliriz Lordum.Kuzeydeki barbar bir halk,doğudaki korsan bir halk ve güneydeki bilinmeyen bir halk onları da ürkütebilir. Yakın ilişkiler kullanırsak iki taraf da kazanır." Pollux onayladı. "Ama bu kadar değil." dedi. "Görüşleriniz önemli Lordlarım ama ben başka bir şey düşünüyorum. Şanslıysam işimize yarar. Şimdilik bu kadar, hepiniz sağolun." dedi ve oradakileri dağıttı.
Bunun ardından Herakles'in kaldığı yerin yakınlarına gitti. Niyeti onu bulmak değildi ama bir dua edecekse tanrılara yakın bir yerde etmeliydi. Ancak bir yerde yoldan sapınca ortalık karıştı ve yolu bulamadı. Sonunda nerede olduğunu anladığında Herakles'in yerinin her zaman gittiği ön tarafı değil tanrının kimseyi almadığı arka tarafındaydı. İstemeyerek gitmişti ama tanrının kaldığı yerin bir Zeus sunağı olduğunu görünce olması gereken yer olduğunu anlayıp oraya girdi.
Herakles ortalıkta yoktu önce, ama hemen sonra arkasından çıktı, "İstediğin şeyi biliyorum ölümlü. Buraya gelmeni, kafanın karışmasını ben sağladım yolda ve bir kereliğine kaldığım yerde dua etmene izin veriyorum." dedi. Afallayan Pollux "Bir kereliğine." dedi ve sunağın ortasına girdi. Yanında herhangi bir koç, kuzu ya da başka bir şey yoktu ama aldırmadı. Başını gökyüzüne çevirip, "Zeus!Beni duymanı istiyorum. Ülkem zor durumlara gidiyor ve yardıma ihtiyacım var. Denizin ötesindeki dostlarımız başka dertlerdeyken, tek yalvarabileceğim sensin. Halka,askere ve limanlara ihtiyacım var. Buna bir çözüm bul, ben de adına kurban keseyim. " diye haykırdı. Cevap aniden aynı yerden geldi, "Kurban gibi basit bir sunu istemiyorum, birkaç asker gibi basit bir hediye vermeyeceğim için. Senden bambaşka bir şey isteyeceğim.Armağan değil. Zekanın kullanılması gereken bir şey. Benden dilediğin şeyi kendin bulacaksın. " Lord şaşırdı. "Nasıl? bir taşın altından yüzlerce asker mi bulacağım ki bana böyle bir emir veriyorsun!" dedi. Yüce ses, "Aklının algılayamayacağı bir görev vermedim sana. İstediğin ne? Halk, asker ve liman. Bunları dileyen bir kral daha olmuştu, ben de vermiştim. İstediğimi anlayabileceksen senindir, başka şekilde olmaz. O şeyi bulduktan sonra, götür istediğin yere ve sun onun temsiline." dedi. Pollux biraz düşünüp, "Peki bir ipucu bile vermeyecek misin? Kendisine insan verdiğin bir kralı mı araştırayım?" diye sordu şaşkınlıkla. Ses, "Aynen öyle. Aradığın çözüm, kurduğu kentin adına Akhilleupolis koyan bir adamın aklına hemen gelebilir. Bir haftan var ölümlü, o süre zarfında ya soruyu çözersin, ya da dileklerine veda edersin." Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı. Lord da arkasına dönüp kafası soru işaretleriyle dolu Argo'ya gitti. Nedenini bilmiyordu ama, Akhilleupolis'i hemen ziyaret etmesi gerektiğini düşünüyordu, ki bunun sebebi Zeus'un öğüdü değil, başka bir şeydi.
Öğleden sonra Patroklos kütüphanenin çıkışında amcasına rastladı. Bütün gece uyumamışa benziyordu. Yanına gittiğinde, "Ah, Patroklos. Hemen atımı hazırla, sen de bir at al ve Lord Nestor'u çağır. Şehrin girişinde buluşun benimle. Bir yolculuğa çıkmak üzere hazırlanın." dedi. "Tamam, Nestor'u bulduğum an dediğin yere gelirim." deyip lordu aramaya gitti Patroklos.
Amcasının söylediği yere, beyazlaşmış saçları olan Lord Nestor'la birlikte vardığında, Pollux onun için getirdiği ata bindi ve peşinden gelmelerini emretti. "Nereye gidiyoruz?" diye sordu Patroklos merakla. "Nestor, sizin Argo limanından hızla Sürgünler Medeniyeti'nin başkenti Thera'ya benden bazı mesajlar götür. Savuma ve Saldırnmazlık anlaşmasıyla Barış ve Ticaret isteğimi götür. Nedenini sorarlarsa komşuluğumuzu geliştirmek istediğimi söyle. İsteğim karşısında isteklerini vereceğim. Sana gelince Patroklos, Elysium'a gidip en hızlı şekilde Ilyht Medeniyeti'nin Alward kentine git. Ticaret anlaşmamı götür." deyip ayrıntıları anlattı. Sonra, "Polyneikes de Elysium'da. Ona da Germania Medeniyeti'ne gidip Barış istediğimizi söyle. Mümkünse Yellova Uygarlığı'na Barış anlaşması gönderecek bir ekip bulsun." dedi. İkisi de onaylayınca yeğeninden gelecek olağan bir soruya karşın, "Ben de ilahi bir görevle Akhilleupolis'e gidiyorum." diye izah etti.
Akhilleupolis'e en kısa zamanda vardıktan sonra, muhafızlara şehrin durumunu sordu. "Şimdilik her şey yolunda. Olağandışı da hiçbir şey olmadı." dediler. Onaylayıp gitti. Hiç dinlenmeden, birkaç askerine yanında gelmesini emredip şehir sınırlarından çıktı. Bir kilometre ilerledikten sonra sola döndüğünde, hiç tahmin etmediği bir şey gördü: Taş'ı aldığı yerde yanan bir alev. "Bu da nedir?" dedi şaşkınlıkla, ancak şaşkınlığının sebebini kendi de bilmiyordu. "Sadece bir ateş Lordum, göçebe yaşayan ya da yolculuğa çıkmış birileri kamp kurmuş olmalı burada." dedi. Ama ortalıkta bir kamptan eser yoktu, kamp o kadar kısa sürede toplandıysa ateş neden yanıyordu? Hem de sınırlarının bu kadar yakınında... Yine nedenini anlamadan gidip söndürmek için ayağıyla bastı ama aklının almadığı bir şey oldu: ayağını bastığı ayakkabu tutuştu, ateşe hiçbir şey olmadı ve hissettiği en yakıcı ateşten ayakkabısını çıkarıp atarak kurturdu. Herkes şaşkınlıkla bakıyordu ve ayakkabıya tamamen yayılan ateş hala yanıyordu. "Neler oluyor?" dedi biri. "Bir matara su getirin." diye emretti Lord. Suyu aldıktan sonra ateşe döktü, fakat ateş sönmedi. "Bu nasıl bir şeytanlıktır?" dedi. "Sönmeten Ateş, Yunan Ateşi'dir. O da tarih oldu sanıyordum, ancak karşımda öyle bir alev var. Hephaistus'dan başka hangi tanrıya ait olabilir?" diye konuştu Lord. Hepsi rahatsızca onayladı. Miğferini çıkarmış bir ıgenç, "Fakat bu nasıl olur? Demirci Tanrı şimdiye dek hiç yapmadığı bir hata yapıp o dev kıvılcımlarından birini dünyaya mı düşürdü? Ya da bu ateş uğursuz bir yaratığa mı ait? Chimera'nın son alevi asla sönmez derler. O ateş fırlatan uğursuz canavar gibi bir şey de olabilir." Pollux başını salladı, sonra eline yerde bulduğu küçük bir dal alıp ateşe tuttu. Anında dal alevlendi ve çoğaldı. Ortalık daha da sıcakladı sanki. "Bu özellik Chimera'nın ateşinde yoktur sanırım." deyip bıraktı. "Hephaistus asla böyle bir hata yapmadı ve yapmaz, dibimizde bir ateş bıraktıysa neden bir hediye olmasın?" Birkaç kişi onayladı. Ama sakallı sert bakışlı bir adam, "Bizi sınamak için de olabilir. Alırsak bizi lanetleyebilir de." diyerek kendi görüşünü belirtti. "Sanmıyorum," dedi Lord, "bir tuzak olsa buraya gelme güdüsü içimde alevlenmezdi. Direk başkentin ortasına gönderirdi." onaylamalarını belirten fısıltılar ve baş sallamaları oldu. "Hephaistos eserlerini insanlara sunar. Akhilleus'a nasıl zırh yapmıştı hatırlayın. "Peki nasıl götüreceğiz?" dedi birisi. Pollux biraz arandı ve bir sopa buldu. Onu ateşe tuttu ve dala olan şey tekrar oldu. "Bunu götürüp bir odunluğa atarsak yeterli olacaktır." dedi. "Ancak bu ateşi boş bırakamayız. Çok dikkat de çekmemek gerekir. İkişerli kişiler nöbet tutarsa burada iyi olabilir."
Akhilleupolis'e,ellerinde Yunan Ateşi ile döndüklerinde ahali çok şaşırdı,alışırmamış bir şeydi bu. Yaverlerden biri duyurdu, "Hediye! Ateş Tanrısı bize Ateşi'nin bir kıvılcımını layık gördü!" meraklı mırıldanmalar duyulurken Lord, sessiz bir yer aradı ve şehrin batısında bir korulukta buldu. Düşündü,Zeus'un verdiği zamanın bitmesine birkaç gün kalmıştı.Hangi kral onunla aynı dileği dilemişti de olmuştu ki? Hem Akhilleupolis'le ne alakası vardı bunun? Bir taşın altında bulacaktı sanki... Dur bir dakika! Taşın altında ne yaşar? Küçük, karınca gibi yaratıklar. Karınca! Akhilleus kimlerin komutanıydı? Mymirdonlar... Mymirdonlar kimdi? Bir kralın kıtlıkta yalvardığı Zeus'un verdiği karıncadan insana dönüşenler... Tabi ya! Sır buydu. Peki ya "İstediğin yere koy." ne demekti? Açık mıydı, istediği herhangi bir yer? Ya da "Simgesi olana sun." simge? Karınca'nın simgesi neydi ki? Belki de bir aldatmaca, bilmece. Karınca olmayabilirdi, karınca neye dahildi? Belki Mymirdonlar'ı kastediyordu yine ve onlara Athena çok yardım ederdi. Birden aklına şimşek gibi çaktı, son zamanlarda "Akhilleus"'un adını çok anar olmuştu. Yeni şehrin adına onun adını vermesi, Zeus'un ipucunu onun sayesinde anlaması, Ateş'i alırken Hephaistos'tan hediye alan kişi olmasını hatırlaması... Ama şimdilik bu gizi bulması imkansıza yakındı. Önemli işleri vardı. Athena mıydı simge? Ama hayır, bu çok açık bir cevap olurdu, Zeus'a yakışmazdı. Düşündü, düşündü, neydi onların simgesi? Ama sonra bir ses fısıldadı içinde: "Ya Doğa'dan bahsediyor,karıncadan bahsediyorsa?" doğru! Bu tam da yerine oturuyordu. Peki Doğa'ya en yakın tanrı kimdi? Av Tanrıçası şüphesiz. Uyku gelip onu da yenmeden önce, en son bunu düşündü...
Rüyasında Argo'nun doğu taraflarındaydı. Her yer yemyeşil çimlerle kaplıydı ve karşısında bir uçurumun altındaki mavi deniz vardı. Etrafta biraz dolandı, burayı biliyordu kesinlikle. Ardından bir kadın gördü, kahverengi av kıyafetleri giymişti ve elinde bir mızrak vardı. Bir tanrıça sureti vardı üzerinde. Ona hiç bakmadan yürüdü, ilerledi ve bir gemiye bindi. Geminin yelkenlerine üfledi ve Pollux da bindiği anda son hız karşı kıyıda, ülkenin en güneydoğu sınırında, körfeze hükmeden küçük burunda durdu. Durmadan, tam iki kara arasında bir saniyeliğine mola verdi. Burada inip yine dolaştı ve bir taş parçasına bir şey yazıp kayboldu. Pollux yazıyı okuduğu an uyandı, taşta Artemis yazılıydı.
Uyanır uyanmaz yüreğindeki muhteşem büyüklükte bir alevle kalkıp saçını bile örmeden eline sadece kılıcını alıp çıktı. Atını eyerledikten sonra şehirden rastgele on kişi seçip onları da peşine en hızlı atlarla takıp hiç mola vermeden Elysium'a gitti. Oradan da halktan aynı miktarda kişi seçip Argo limanına doğru at sürdü. On kişi seçildikten sonra bir Triemeye binip rüyasında gördüğü, yani aslında şimdi anladığı, istediği yere gitti, önce kuzeydekine. 15 kişiyi orada bıraktı ve orada toplanan karıncalara aldırmadı. 15 kişiyse kara yolundan karşı kıyıya yollandı. O sırada iki karanın arasındaki denizin tam ortasına gemisiyle gitti Lord. Yanında kalan 15 kişi vardı ve karşı kıyıya da varınca insanlar, yukarı bakıp adalet dilendi. Biraz sonra mavi tuzlu dalgaları olan denizin ortasında ayakları ile duruyor, karşısındaki miğferli, kalkanlı ve mızraklı tanrıçaya bakıyordu. "Zeus sözünü tuttu, Artemis adağını kabul etti ama karıncaların ölümüne göz yummadı. Ben de zekana ödül olarak Yeni Gelenler'e irfanımın bir kısmını öğrettim Zeka Tanrıçası olarak ve onları size yolladım." arkasını döndü, tam gidiyordu ki Lord, "Bize ne öğretecekler?" diye bağırdı. Tanrıça arkasına dönmeden, "Büyüyü.Ether Bilgisi'ni." dedi. Ortalık bulanıklaştı birden ve kuzeydeki kıyıya vurmuş gemiden çıkarken buldu kendini. Yaklaşık 1500 çıplak adam ve kadın orada duruyor, etrası gözlemliyordu. Uzun boylu, siyah saçlı olan zayıf bir adam Lord'a yaklaştı. Lord sanki Athena'yla konuşmasını duymuş gibi ona, "Büyünün hangi dalını öğreteceksiniz?" diye sordu. Adam cevapladı. "Doğa Manası'nı ve bazı büyüleri." Pollux baktı ve, "Başka manalar da var mı peki?" diye sordu. Adam düşünmeksizin "Evet." dedi. "Ne gibi?" dedi Lord. "Ne istersin?" diye sorusunu soruyla yanıtladı adam. Lord bir süredir içinde kalann kelimeyi söyledi: "Ölüm." Adam baş salladı, "Evet, kendi ölümünü engelleyemese de ölüme hükmetmeyi başaran bazı ustalar olmuştu." , "Öğretebilir misiniz?" dedi Lord. Siyah saçlı kişi "Hayır." dedi. "Ama bazı Sırlar var, belki gelecekte araştırmamıza yardım edersiniz." Böylece yeni kavramlarla tanışan Selene yeniden doğuşa doğru ilerledi. "Ormanlarla ilgili de bilgilerimiz vardır. Yakınlarda orman var mıdır?" diye sordu Mymirdon. "Yakınlarda var, evet." dedi Lord.
O gece ormanlara bakmak için adamlar gönderirdi ve Telegonus en büyük kaynak keşfine yeni nüfus için çıktı. Pollux içinse pek iyi bir gece değildi.Uyurken bir rüya gördü. Rüyasında, Ares'in Gözü adını verdiği kristali elinde, gece vakti bir kıyıda yürürken gördü kendini.
Uzun bir süre yürüdükten sonra, tahtadan bir kulübeye giriyordu. Kulübede yaşlı bir kadın vardı, hiç konuşmadan masanın üstünde duran bir kılıcı işaret etti.
Pollux kılıcı alıp oradan çıktı ve büyük bir yanardağa doğru yürümeye başladı bu sefer.
Yanardağın zirvesine kadar, sıcağa aldırmadan yürümeye devam etti ve kulübeden aldığı kılıç ile Ares'in Gözü'nü lavların içine attı.
Daha sonra devasa bir şeyin siluetini gördü; lakin devamını bilmiyordu. Terler içinde uyanmıştı. Aklına gelen ilk kelime, "Hephaistos." tu. "Bu onun demirlerini dövdüğü dağ idi, adı gibi emindi. Zeus'un verdiği görev adına kütüphanede geçirdiği zaman tasvirlerini ne kadar okumuş olsa da bunu gönlü söylüyordu, fakat rüyayı çözmeye Ares'in Gözü'nün nereden geldiğini çözmeye olduğu kadar yakındı.
Hamle:
4 Kaynak Keşfi(Telegonus)
Araştırmalar: Ether Bilgisi, Ormancılık
Lider Üretimi:
Askanios(OK,Savunmacı)
Anlaşmalar:
Ilyth: Ticaret: Ver 6 Gelişim 1 Üretim, Al 7 Askeri.
Sürgünler:Barış,Ticaret: Ver 3 Gelişim, Al 2 Askeri,Saldırmazlık,Savunma.
Germania Medeniyeti:Barış.
Yellova Medeniyeri:Barış.
Not:Ödüllerden aldığım şehirlerin yerini ömde Lordmuti'ye bildirmiştim ona göre.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





