18 Ekim 2011 Salı

Bölüm 11-Mymirdon




Kılıcını çekti. Karşısında tahtadan bir kalkanı olan samandan yapay bir askerdi. Kalkanını kırdığı iki saniyeden sonra boğazındaki samanları da dökmüştü. Son zamanlarda bu tür talimlere çok yönelmişti. Ares'in Gözü hep yanında oluyordu ve yetenekleri artıyordu sanki. Şimdilik gizli silahını kimseye göstermemişti, bir süre de niyeti yoktu.

Evine döndükten sonra bazı şehiriçi hazine ileriyle ilgilendi. Artık çok canını sıkıyordu bunlar. Lord Pollux, o günki işleri de bitirdikten sonra yattı. İyileşmekte olan Tydeus, belki iyileştiği için, belki de zihni onun için fazla yorulmak istemediğinden artık çok seyrek görüyordu onu. Çevresindekiler değiştiğini söylüyordu. "Çok saçma. Sadece farklı bakış açılarıyla ülkeme destek olmaya çalışıyorum." demişti onu sorgulamaya cüret edenlere.

Sabah uyandığında şafak çoktan doğmuştu, açık ve güzel bir gündü o gün. Doğrulup dağınık uzun siyah saçlarını toplarken biraz yorgun hissediyordu. İşi bitip kısa bir kahvaltı yaptıktansonra evden ayrılıp bazı liderlerle yeni kanunların işe yarayıp yaramadığını konuşmaya gitti. Son zamanlarda biraz uzak kalmıştı içiişlerinden ama ülkenin daha düzenli olduğunu fark edebilmişti. Agenor da onayladı, "Halk daha verimli çalışıyor. Hırsızlıklar zaten azdı ama artık hiç görülmüyor." dedi. Bu iyi bir haberdi, ama madalyonun bir de kötü tarafı vardı. Telegonus konuştu: "Ancak içişlerinden ziyade dışarıda da birçok şey oluyor. Kendimizi Bilinmeyenlere karşı savunmak için bazı önlemler aldık ancak başka şeyler de var. Kuzeyde,Amalour Krallığı adında zamanın en büyük devleti var. Bilinmeyen Ülke'nin güneyindeki asıl başkentine savaş ilan etmiş. Ve bir süredir yakın sularda gezinen, senin de burnumuzun yakınında görmüş olduğun Serbest Adalar Birliği var. Sınırlarımız büyük ama az şehrimiz var. Daha güçlü olabilmek için denizin doğusuna yakın limanlar/kentlere ihtiyacımız var. Amalourlar'la söylenildiğine göre şimdiye dek hiçbir ülke anlaşamamış. Gelmeye kalkarlarsa denizden gelecekler ve o civarda bir limankent işe yarayabilir. Serbest Adalar için de geçerli. Ayrıca Sürgünler Medeiyeti var hemen güneyimizde. Onlarla iyi geçinmek lehimize." dedi. Baya iç karartıcı şeylerdi bunlar. Gerçekten çok az şehir ve nüfusları vardı. Biraz düşündü. Adeti üzerine "Ne önerirsiniz?" diye sordu. Nestor, "Sürgünlerle iyi geçinebiliriz Lordum.Kuzeydeki barbar bir halk,doğudaki korsan bir halk ve güneydeki bilinmeyen bir halk onları da ürkütebilir. Yakın ilişkiler kullanırsak iki taraf da kazanır." Pollux onayladı. "Ama bu kadar değil." dedi. "Görüşleriniz önemli Lordlarım ama ben başka bir şey düşünüyorum. Şanslıysam işimize yarar. Şimdilik bu kadar, hepiniz sağolun." dedi ve oradakileri dağıttı.

Bunun ardından Herakles'in kaldığı yerin yakınlarına gitti. Niyeti onu bulmak değildi ama bir dua edecekse tanrılara yakın bir yerde etmeliydi. Ancak bir yerde yoldan sapınca ortalık karıştı ve yolu bulamadı. Sonunda nerede olduğunu anladığında Herakles'in yerinin her zaman gittiği ön tarafı değil tanrının kimseyi almadığı arka tarafındaydı. İstemeyerek gitmişti ama tanrının kaldığı yerin bir Zeus sunağı olduğunu görünce olması gereken yer olduğunu anlayıp oraya girdi.

Herakles ortalıkta yoktu önce, ama hemen sonra arkasından çıktı, "İstediğin şeyi biliyorum ölümlü. Buraya gelmeni, kafanın karışmasını ben sağladım yolda ve bir kereliğine kaldığım yerde dua etmene izin veriyorum." dedi. Afallayan Pollux "Bir kereliğine." dedi ve sunağın ortasına girdi. Yanında herhangi bir koç, kuzu ya da başka bir şey yoktu ama aldırmadı. Başını gökyüzüne çevirip, "Zeus!Beni duymanı istiyorum. Ülkem zor durumlara gidiyor ve yardıma ihtiyacım var. Denizin ötesindeki dostlarımız başka dertlerdeyken, tek yalvarabileceğim sensin. Halka,askere ve limanlara ihtiyacım var. Buna bir çözüm bul, ben de adına kurban keseyim. " diye haykırdı. Cevap aniden aynı yerden geldi, "Kurban gibi basit bir sunu istemiyorum, birkaç asker gibi basit bir hediye vermeyeceğim için. Senden bambaşka bir şey isteyeceğim.Armağan değil. Zekanın kullanılması gereken bir şey. Benden dilediğin şeyi kendin bulacaksın. " Lord şaşırdı. "Nasıl? bir taşın altından yüzlerce asker mi bulacağım ki bana böyle bir emir veriyorsun!" dedi. Yüce ses, "Aklının algılayamayacağı bir görev vermedim sana. İstediğin ne? Halk, asker ve liman. Bunları dileyen bir kral daha olmuştu, ben de vermiştim. İstediğimi anlayabileceksen senindir, başka şekilde olmaz. O şeyi bulduktan sonra, götür istediğin yere ve sun onun temsiline." dedi. Pollux biraz düşünüp, "Peki bir ipucu bile vermeyecek misin? Kendisine insan verdiğin bir kralı mı araştırayım?" diye sordu şaşkınlıkla. Ses, "Aynen öyle. Aradığın çözüm, kurduğu kentin adına Akhilleupolis koyan bir adamın aklına hemen gelebilir. Bir haftan var ölümlü, o süre zarfında ya soruyu çözersin, ya da dileklerine veda edersin." Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı. Lord da arkasına dönüp kafası soru işaretleriyle dolu Argo'ya gitti. Nedenini bilmiyordu ama, Akhilleupolis'i hemen ziyaret etmesi gerektiğini düşünüyordu, ki bunun sebebi Zeus'un öğüdü değil, başka bir şeydi.

Öğleden sonra Patroklos kütüphanenin çıkışında amcasına rastladı. Bütün gece uyumamışa benziyordu. Yanına gittiğinde, "Ah, Patroklos. Hemen atımı hazırla, sen de bir at al ve Lord Nestor'u çağır. Şehrin girişinde buluşun benimle. Bir yolculuğa çıkmak üzere hazırlanın." dedi. "Tamam, Nestor'u bulduğum an dediğin yere gelirim." deyip lordu aramaya gitti Patroklos.

Amcasının söylediği yere, beyazlaşmış saçları olan Lord Nestor'la birlikte vardığında, Pollux onun için getirdiği ata bindi ve peşinden gelmelerini emretti. "Nereye gidiyoruz?" diye sordu Patroklos merakla. "Nestor, sizin Argo limanından hızla Sürgünler Medeniyeti'nin başkenti Thera'ya benden bazı mesajlar götür. Savuma ve Saldırnmazlık anlaşmasıyla Barış ve Ticaret isteğimi götür. Nedenini sorarlarsa komşuluğumuzu geliştirmek istediğimi söyle. İsteğim karşısında isteklerini vereceğim. Sana gelince Patroklos, Elysium'a gidip en hızlı şekilde Ilyht Medeniyeti'nin Alward kentine git. Ticaret anlaşmamı götür." deyip ayrıntıları anlattı. Sonra, "Polyneikes de Elysium'da. Ona da Germania Medeniyeti'ne gidip Barış istediğimizi söyle. Mümkünse Yellova Uygarlığı'na Barış anlaşması gönderecek bir ekip bulsun." dedi. İkisi de onaylayınca yeğeninden gelecek olağan bir soruya karşın, "Ben de ilahi bir görevle Akhilleupolis'e gidiyorum." diye izah etti.


Akhilleupolis'e en kısa zamanda vardıktan sonra, muhafızlara şehrin durumunu sordu. "Şimdilik her şey yolunda. Olağandışı da hiçbir şey olmadı." dediler. Onaylayıp gitti. Hiç dinlenmeden, birkaç askerine yanında gelmesini emredip şehir sınırlarından çıktı. Bir kilometre ilerledikten sonra sola döndüğünde, hiç tahmin etmediği bir şey gördü: Taş'ı aldığı yerde yanan bir alev. "Bu da nedir?" dedi şaşkınlıkla, ancak şaşkınlığının sebebini kendi de bilmiyordu. "Sadece bir ateş Lordum, göçebe yaşayan ya da yolculuğa çıkmış birileri kamp kurmuş olmalı burada." dedi. Ama ortalıkta bir kamptan eser yoktu, kamp o kadar kısa sürede toplandıysa ateş neden yanıyordu? Hem de sınırlarının bu kadar yakınında... Yine nedenini anlamadan gidip söndürmek için ayağıyla bastı ama aklının almadığı bir şey oldu: ayağını bastığı ayakkabu tutuştu, ateşe hiçbir şey olmadı ve hissettiği en yakıcı ateşten ayakkabısını çıkarıp atarak kurturdu. Herkes şaşkınlıkla bakıyordu ve ayakkabıya tamamen yayılan ateş hala yanıyordu. "Neler oluyor?" dedi biri. "Bir matara su getirin." diye emretti Lord. Suyu aldıktan sonra ateşe döktü, fakat ateş sönmedi. "Bu nasıl bir şeytanlıktır?" dedi. "Sönmeten Ateş, Yunan Ateşi'dir. O da tarih oldu sanıyordum, ancak karşımda öyle bir alev var. Hephaistus'dan başka hangi tanrıya ait olabilir?" diye konuştu Lord. Hepsi rahatsızca onayladı. Miğferini çıkarmış bir ıgenç, "Fakat bu nasıl olur? Demirci Tanrı şimdiye dek hiç yapmadığı bir hata yapıp o dev kıvılcımlarından birini dünyaya mı düşürdü? Ya da bu ateş uğursuz bir yaratığa mı ait? Chimera'nın son alevi asla sönmez derler. O ateş fırlatan uğursuz canavar gibi bir şey de olabilir." Pollux başını salladı, sonra eline yerde bulduğu küçük bir dal alıp ateşe tuttu. Anında dal alevlendi ve çoğaldı. Ortalık daha da sıcakladı sanki. "Bu özellik Chimera'nın ateşinde yoktur sanırım." deyip bıraktı. "Hephaistus asla böyle bir hata yapmadı ve yapmaz, dibimizde bir ateş bıraktıysa neden bir hediye olmasın?" Birkaç kişi onayladı. Ama sakallı sert bakışlı bir adam, "Bizi sınamak için de olabilir. Alırsak bizi lanetleyebilir de." diyerek kendi görüşünü belirtti. "Sanmıyorum," dedi Lord, "bir tuzak olsa buraya gelme güdüsü içimde alevlenmezdi. Direk başkentin ortasına gönderirdi." onaylamalarını belirten fısıltılar ve baş sallamaları oldu. "Hephaistos eserlerini insanlara sunar. Akhilleus'a nasıl zırh yapmıştı hatırlayın. "Peki nasıl götüreceğiz?" dedi birisi. Pollux biraz arandı ve bir sopa buldu. Onu ateşe tuttu ve dala olan şey tekrar oldu. "Bunu götürüp bir odunluğa atarsak yeterli olacaktır." dedi. "Ancak bu ateşi boş bırakamayız. Çok dikkat de çekmemek gerekir. İkişerli kişiler nöbet tutarsa burada iyi olabilir."

Akhilleupolis'e,ellerinde Yunan Ateşi ile döndüklerinde ahali çok şaşırdı,alışırmamış bir şeydi bu. Yaverlerden biri duyurdu, "Hediye! Ateş Tanrısı bize Ateşi'nin bir kıvılcımını layık gördü!" meraklı mırıldanmalar duyulurken Lord, sessiz bir yer aradı ve şehrin batısında bir korulukta buldu. Düşündü,Zeus'un verdiği zamanın bitmesine birkaç gün kalmıştı.Hangi kral onunla aynı dileği dilemişti de olmuştu ki? Hem Akhilleupolis'le ne alakası vardı bunun? Bir taşın altında bulacaktı sanki... Dur bir dakika! Taşın altında ne yaşar? Küçük, karınca gibi yaratıklar. Karınca! Akhilleus kimlerin komutanıydı? Mymirdonlar... Mymirdonlar kimdi? Bir kralın kıtlıkta yalvardığı Zeus'un verdiği karıncadan insana dönüşenler... Tabi ya! Sır buydu. Peki ya "İstediğin yere koy." ne demekti? Açık mıydı, istediği herhangi bir yer? Ya da "Simgesi olana sun." simge? Karınca'nın simgesi neydi ki? Belki de bir aldatmaca, bilmece. Karınca olmayabilirdi, karınca neye dahildi? Belki Mymirdonlar'ı kastediyordu yine ve onlara Athena çok yardım ederdi. Birden aklına şimşek gibi çaktı, son zamanlarda "Akhilleus"'un adını çok anar olmuştu. Yeni şehrin adına onun adını vermesi, Zeus'un ipucunu onun sayesinde anlaması, Ateş'i alırken Hephaistos'tan hediye alan kişi olmasını hatırlaması... Ama şimdilik bu gizi bulması imkansıza yakındı. Önemli işleri vardı. Athena mıydı simge? Ama hayır, bu çok açık bir cevap olurdu, Zeus'a yakışmazdı. Düşündü, düşündü, neydi onların simgesi? Ama sonra bir ses fısıldadı içinde: "Ya Doğa'dan bahsediyor,karıncadan bahsediyorsa?" doğru! Bu tam da yerine oturuyordu. Peki Doğa'ya en yakın tanrı kimdi? Av Tanrıçası şüphesiz. Uyku gelip onu da yenmeden önce, en son bunu düşündü...

Rüyasında Argo'nun doğu taraflarındaydı. Her yer yemyeşil çimlerle kaplıydı ve karşısında bir uçurumun altındaki mavi deniz vardı. Etrafta biraz dolandı, burayı biliyordu kesinlikle. Ardından bir kadın gördü, kahverengi av kıyafetleri giymişti ve elinde bir mızrak vardı. Bir tanrıça sureti vardı üzerinde. Ona hiç bakmadan yürüdü, ilerledi ve bir gemiye bindi. Geminin yelkenlerine üfledi ve Pollux da bindiği anda son hız karşı kıyıda, ülkenin en güneydoğu sınırında, körfeze hükmeden küçük burunda durdu. Durmadan, tam iki kara arasında bir saniyeliğine mola verdi. Burada inip yine dolaştı ve bir taş parçasına bir şey yazıp kayboldu. Pollux yazıyı okuduğu an uyandı, taşta Artemis yazılıydı.

Uyanır uyanmaz yüreğindeki muhteşem büyüklükte bir alevle kalkıp saçını bile örmeden eline sadece kılıcını alıp çıktı. Atını eyerledikten sonra şehirden rastgele on kişi seçip onları da peşine en hızlı atlarla takıp hiç mola vermeden Elysium'a gitti. Oradan da halktan aynı miktarda kişi seçip Argo limanına doğru at sürdü. On kişi seçildikten sonra bir Triemeye binip rüyasında gördüğü, yani aslında şimdi anladığı, istediği yere gitti, önce kuzeydekine. 15 kişiyi orada bıraktı ve orada toplanan karıncalara aldırmadı. 15 kişiyse kara yolundan karşı kıyıya yollandı. O sırada iki karanın arasındaki denizin tam ortasına gemisiyle gitti Lord. Yanında kalan 15 kişi vardı ve karşı kıyıya da varınca insanlar, yukarı bakıp adalet dilendi. Biraz sonra mavi tuzlu dalgaları olan denizin ortasında ayakları ile duruyor, karşısındaki miğferli, kalkanlı ve mızraklı tanrıçaya bakıyordu. "Zeus sözünü tuttu, Artemis adağını kabul etti ama karıncaların ölümüne göz yummadı. Ben de zekana ödül olarak Yeni Gelenler'e irfanımın bir kısmını öğrettim Zeka Tanrıçası olarak ve onları size yolladım." arkasını döndü, tam gidiyordu ki Lord, "Bize ne öğretecekler?" diye bağırdı. Tanrıça arkasına dönmeden, "Büyüyü.Ether Bilgisi'ni." dedi. Ortalık bulanıklaştı birden ve kuzeydeki kıyıya vurmuş gemiden çıkarken buldu kendini. Yaklaşık 1500 çıplak adam ve kadın orada duruyor, etrası gözlemliyordu. Uzun boylu, siyah saçlı olan zayıf bir adam Lord'a yaklaştı. Lord sanki Athena'yla konuşmasını duymuş gibi ona, "Büyünün hangi dalını öğreteceksiniz?" diye sordu. Adam cevapladı. "Doğa Manası'nı ve bazı büyüleri." Pollux baktı ve, "Başka manalar da var mı peki?" diye sordu. Adam düşünmeksizin "Evet." dedi. "Ne gibi?" dedi Lord. "Ne istersin?" diye sorusunu soruyla yanıtladı adam. Lord bir süredir içinde kalann kelimeyi söyledi: "Ölüm." Adam baş salladı, "Evet, kendi ölümünü engelleyemese de ölüme hükmetmeyi başaran bazı ustalar olmuştu." , "Öğretebilir misiniz?" dedi Lord. Siyah saçlı kişi "Hayır." dedi. "Ama bazı Sırlar var, belki gelecekte araştırmamıza yardım edersiniz." Böylece yeni kavramlarla tanışan Selene yeniden doğuşa doğru ilerledi. "Ormanlarla ilgili de bilgilerimiz vardır. Yakınlarda orman var mıdır?" diye sordu Mymirdon. "Yakınlarda var, evet." dedi Lord.

O gece ormanlara bakmak için adamlar gönderirdi ve Telegonus en büyük kaynak keşfine yeni nüfus için çıktı. Pollux içinse pek iyi bir gece değildi.Uyurken bir rüya gördü. Rüyasında, Ares'in Gözü adını verdiği kristali elinde, gece vakti bir kıyıda yürürken gördü kendini.
Uzun bir süre yürüdükten sonra, tahtadan bir kulübeye giriyordu. Kulübede yaşlı bir kadın vardı, hiç konuşmadan masanın üstünde duran bir kılıcı işaret etti.
Pollux kılıcı alıp oradan çıktı ve büyük bir yanardağa doğru yürümeye başladı bu sefer.
Yanardağın zirvesine kadar, sıcağa aldırmadan yürümeye devam etti ve kulübeden aldığı kılıç ile Ares'in Gözü'nü lavların içine attı.
Daha sonra devasa bir şeyin siluetini gördü; lakin devamını bilmiyordu. Terler içinde uyanmıştı. Aklına gelen ilk kelime, "Hephaistos." tu. "Bu onun demirlerini dövdüğü dağ idi, adı gibi emindi. Zeus'un verdiği görev adına kütüphanede geçirdiği zaman tasvirlerini ne kadar okumuş olsa da bunu gönlü söylüyordu, fakat rüyayı çözmeye Ares'in Gözü'nün nereden geldiğini çözmeye olduğu kadar yakındı.

Hamle:

4 Kaynak Keşfi(Telegonus)

Araştırmalar: Ether Bilgisi, Ormancılık

Lider Üretimi:

Askanios(OK,Savunmacı)

Anlaşmalar:

Ilyth: Ticaret: Ver 6 Gelişim 1 Üretim, Al 7 Askeri.
Sürgünler:Barış,Ticaret: Ver 3 Gelişim, Al 2 Askeri,Saldırmazlık,Savunma.
Germania Medeniyeti:Barış.
Yellova Medeniyeri:Barış.

Not:Ödüllerden aldığım şehirlerin yerini ömde Lordmuti'ye bildirmiştim ona göre.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder