4 Kasım 2011 Cuma

Bölüm 13-Kristalin Bekçisi ve Bilimsel Güç



Lord Pollux'un başı feci derecede ağrıyordu. Yürümeye devam etti ve günbegün azar azar iyileşse de neden hala kötü durumda olduğuna lanet etti. Ağaçların sık olduğu yolda vakit geçirirken daha huzurlu oluyordu ve devletle ilgilenmek için kendini daha iyi topluyordu. Kısa süre önce Herakles eli boş dönmüştü ve "Gözünün önündeki şeyi aramak için o kadar uzağa bakmana gerek yok." demişti. Keşfe kendisinin gitmek istemesinin sebebiyse meçhul değildi. Sonra yeğeni geldi yanına.

"Seni gördüğüme sevindim." dedi. Patroklos gülümsedi ve ona eşlik etmeye başladı. "Neden yanıma geldin?" diye sordu. Patroklos biraz utanıp sıkıldı ama sonra, "O taş, veyahut da Tydeus'un delirmesi, anlayamıyorum." diyebildi. Pollux, "Sen de onun gücünden zarar gördüğünden artık saklamak istemiyorum." dedi. "Taşın ne olduğunu ben de bilmiyorum ancak bazı özellikleri var. İnsanı kendisine bağlıyor, toplumdan uzaklaştırıyor, ya da güçlendiriyor. Onu ilk önce Akhilleuspolis'in kurulmadan önce oraı keşfetmek üzere gidip kaybolan Tydeus'u aramaya gittiğimizde gördüm. Elimi uzatıp aldıktan sonra Tydeus ortaya çıktı ve yine onun gözlerindeki o yeşil palırtıyı da ilk orada gördüm.

"Sonrasında bana nedeni belli olmadan kırmızı rengine bürünmüş kılıcıyla saldırdı. Ne yaptığımı bilmemem, kristali kendime siper edip saldırısını karşılamam kurtardı beni. Kendi kılıcı ile ona vurunca, kılıç Ares'in Gözü adını verdiğim eşyanın içine girdi ve Tydeus bayıldı. Sebebini bilmiyorum ama herhangi bir hançer veya kılıcı taşın içine sokamıyorum. O dostumu ele geçiren ifrit her neyse taşla bağlantılı.

"Halktan uzak kaldığımı fark ettiğim zaman onu sakladım, ardından Tydeus uyanıp onu aldı ve bana saldırdı. Bu sefer ilk saldırısından da güçlüydü. Ölü olmamamı sana borçluyum, sen yaratığın dikkatini dağıtınca elimi uzatıp sıkı sıkıya tuttuğu kırmızı kristali almaya kalktım fakat ömrümde çektiğim en büyük acıyı duydum, karşımdakinin de bu acıya maruz kaldığını hissettim nasıl olduysa." Patroklos hayret içinde dinledikten sonra, "Sizi ayırmaya alışınca benim de vücudum ıstırabdan kıvrandı." dedi. Amcası başıyla onayladı. "Peki ne yapacaksın?" diye sordu. "Bir süre yanımda taşımam gerektiğini hissediyorum, ne de olsa başı boş bırakınca cezasına katlandık."

Sonrasında kralın zayıflığı yavaş yavaş dindi. Artık insanlarıyla daha fazla ilgilenebiliyordu. Ancak bir süredir kalbinde bir kötü bir duygu vardı, sanki yapmaması gereken bir şey yapmış gibi. Bundan sıyrılınca Zethos'tan gelen haberleri dinledi. Mildor'a yola çıkmıştı ve duyduklarına öre Kara El Taron orada büyük bir güç topluyordu, savunmasını çok önemsiyordu ve haksız sayılmazdı. Kuzeyden de gelen fısıltılar bu canavarların büyük savaşlara girdiklerini söylüyordu. Zethos yaklaştıkça bu kadar şey duyunca kendisinden Artemnos'u boş bırakmamasını ve yardım göndermesini istemişti. "Doğal Kalkan tarafından korunsak da bu geçiciydi ve adamlarımı burçlara dizmeliyim." dedi Lord. "Tüm planlarım bitince ona gidecek destek kuvvet belirlenir." Fakat kendisi de bu savaşı çok önemsiyordu, bu yüzden en büyük yardımı tanrılardan almakta gördü.

Kendi elleriyle dokuz koç avlayıp sırayla en büyük ve en çok yardım edecek tanrılara sundu; Zeus, Athena, Artemis, Apollon, Thetis, Ares, Selene, Persephone ve Poseidon. Baş tanrı Zeus ve çocukları ona savaşta üstünlük sağlayabilirdi, Thetis suyu kullanmalarına yardım edebilirdi, Selene koruyucu tanrıçalarıydı ve Persephone büyüde çok yetenekliydi. Büyücülerini göndermek en iyi fikirdi, kalan güçler ülkeyi savunmalıydı. En faydalı olacak olan sihirli güçleri iyi bilen Mymirdon birliğiydi. Her tanrıya adağını sunduktan sonra Poseidon'un sunağından tam ayrılıyordu ki denize yukarıdan bakan ve aşağıda bir kumsal olan hoş binanın önünde bir şeye tanık oldu: bir şahin yerden bir yılan yakalayıp uçmaya koyuldu. Ama yılan şahini ısırdı ve yere düştüler; lakin aşağı baktığında kumların üstünde şahinin cesedi vardı sadece. Yılanı aradı ama bulamadı, kurtulmuş da olabilirdi ama ortalıkta yoktu. Zeus alamet göndermek için genelde şahini seçerdi ve bu en yüce tanrıdan gelen hayırlı bir alametti.

Gidip bunu halkına duyurdu, şahin saldırandı ve düşmanı temsil ediyordu, yılansa kendini savunmak için onu öldürmesiyle zaferi simgeliyordu, fakat zaferden sonra yılana ne olduğu belli değildi, halk için de fark etmezdi tabi, sevinçli nidalar yükseldi hep bir ağızdan çünkü onlar az da olsa kendi askerlerinin feda olmasından çok düşmanın yenilmesini umursuyordu. Mutlu olmayan tek kişi Patroklos gibi görünüyordu, Lord gidip neyi olduüunu sormak için tam boğazını temizlerken bir adam koşarak yanına gelip telaşla Yunanlıların adeti olduğu üzere başıyla onu selamladı. "Lordum, size Artemnos'tan kötü haberler getirdim. Halk bir süredir yeni gelenlerle pek samimi değildi ve geçen gün tüm büyücüleri şehirden kovdular, tüm kavga, bir adamın sebepsiz yere Mymirdonlardan birini öldürmesiyla başlamış, başka ölüm haberi gelmedi çünkü zaten tetikte olan muhafızlar kavgayı ancak büyücüler kovulduktan sonra bastırmayı başarabilmiş, ancak büyücülere ne olduğunu bilmiyoruz." dedi.

Meydandaki herkes şaşkınlıkla kendisini gözlerken Pollux bizzat kendim gitmeden bu huzursuzluğu giderebileceğimi sanmıyorum. Ben gidince civardaki her yerde kovulanları aratın." dedi. Sonra ata binebilen az sayıda biri olması halkı gördüklerinde her zaman hayrete düşürdüğünden şaşkın bakışlar içinde mahmuzladığı atı ve seçtiği yirmi savaşçıyla Artemnos'a doğru yol aldı.

Yolda mola verip bir kamp kurdular gece çökünce. Kral uyumak için çadırına girdi ve Morpheos göz kapaklarını kapatıncaya kadar gerginliği yumuşatmasının mümkün olup olmadığını düşündü. Nihayet uyuduğuna korkunç kabuslar gördü. Bir mahzende oraya buraya kaçıyor ama insanın içine korku salan o yerden bir türlü kurtulamıyordu. Terler içinde uyandığında kulağına bir davul sesi geliyordu. Geldiği yönü kestirip çadırdan çıktı. Uyuyakalmış nöbetçileri umursamadan bir süre bir ağaçlıkta yürüdü. Erytria'ya uğramak yerine ormandan giderek zaman kazanmak istemişlerdi, yolun dışına çıkıp iyice açıldığında dağların yakınına geldi ve davul gümbürtüleri orada bir geçitten geliyordu. Nihayet geçide vardığında -zamanı hesaplayamamıştı-, karanlık uzun yolda ilerledi. İçini bir korku sardı ama aldırmadan devam etti. Sonunda yuvarlak bir alana geldiğinde kendi de davula vurmalar da durdu. Çevresine karanlığa alışmış gözlerle baktı, fakat hiçbir şey yoktu ortalıkta.

Sonra beyaz bir ışıltı gördü, gözleri ışığa alışamadan beyazlık yanına kadar geldi ve durdu. Önünde bembeyaz, hayalet gibi yaşlı bir adam duruyordu. Dilini kullanıp "Kimsin sen?" diye sordu. Adam bir kahkaha atıp cevap verdi, "Ben birçok farklı şey olabilirm." Pollux cesaretini toplayıp, "Ne tür bir ifritsin ya da hangi kötü gücün takipçisisin?" diye sordu. Adam bir kahkaha daha attı ve her yer o tok sesle çınladı. "Çok eskiden, Kral Minos denen hükümdardan ya da önce onun hükmettiği yerde bulunan, Olympos'dan bile eski tanrılar vardı. Onların bir kısmı ışığın ve iyiliğin temsiliydi ve diğer kısmı kara büyücülerin dostuydu. Önce ışığın tanrıları hükmetti ama kara tanrılar bir zaman sonra onlarla çarpıştı ve bu azılı kavganın sonucunda şu an Atlas'ın omuzlandığı gök kubbe yere düştü. Bu düşüş tüm ışık tanrılarını öldürdü ve kara tanrıları bayılttı. Bir gün uyandıklarında, hiçbir şey olmamış gibi şakaklarını ovup gülecek olan olan asıl güç, Olymposluları bile dehşete düşürebilir!" Lord ona, "Peki sen de onların bir hizmetkarı mısın?" diye sordu. Adam, "Ben Vicdan'ım." dedi.

"Bana sorarsan onlar en büyük güçtür ama hayır, ben kendi başıma insanlığa hükmederim." Pollux afallasa da belli etmedi ve, "Peki bana bunları neden anlatıyorsun ya da neden buradayım? Davullar nerede?" diye sordu. Vicdan, "Burada hiçbir zaman davul falan çalmadı. O kalbinin atışıydı ve seni buraya istediğim için getirdi. Sana neden mi dünyanın kaderini anlattım? Çünkü bu kaderi çizecek olanlar seni de ebediyen yok edecek." diye cevap verdi. Sonra devam etti: "Aldığın o taş, bizzat Kara Hükümar Büyücü tarafından yapıldı ve onu dünyada bırakmak zorunda kaldı, kendisi yeraltında uyurken. Bu nesne kullanana en büyük savaş tutkusu ve gücü verir. Ve sen ona ait şeyi çaldın, bu yüzden uyanınca seni isteyecek." dedi. "Ben hiçbir şey çalmadım." dedi Pollux. Adam onayladı, "Yo, kendi gözünde çalmadın. Ama onun yanına verilen Bekçi'nin gözünde o Tydeus kendisinin dikkatini dağıtırken sen de gidip ona el koydun. Ölümlü beynin 'Peki beni neden o an öldürmedi?' diyecek, çünkü o kristal Kara Hükümdar'ın insanlarla oynamak istemesinden mi yoksa sadece kendisinin olmasını istediğinden mi bilinmez, eşyasının el koyulabilmesi için sadece sahibinin bırakması kuralını koydu. Ama bu Bekçisi için geçerli değildi, sana saldırıp öldürebilirdi ama sen Ares'in Gözü diye adlandırdığın cismi kendine siper edince onunla ruhsal bağlantısı koptu ve Tydeus'un bedenine hapsolup diğer insanlar gibi bırakmanı beklemek zorunda kaldı. Ve bıraktığında alıp seni öldürmeye geldiğinde başarısız oldu; yeğenin dikkatini kendine çekince kendi başına seni öldürme üzerine yaptığı, yani ruhunu da lanetlemeye çalıştığı, o büyü tamamlanamadı, bu yüzden sen almaya kalkınca onu zorlamış sayılmadın. Bu büyü çok karmaşıktır v bozulunca bir süre bilincini kaybetmesini sağlar." dedi. Ardından devam etti: "Vicdanının rahat etmemesi gerektiğinden, bunları sana anlatabilecek tek kişiydim." Fakat Lord onaylamıyordu, "Bilmeden aldım onu, ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu! dedi.

Vicdan gülümsedi. "İşte, inkar edeceğin için cezanı çekeceksin ya." dedi. Lord daha "Ne cezası-" diyemeden karanlık siluetler kollarını ona uzatıp gelmeye başladı, bu korkunç hortlaklar görenin kalbini dalartıyordu. Kral korkuyla kılıcını çekti ama bu kadar çok yaratığa karşı çıkamayacağını bildiğinden kaçmaya başladı.

Olağanca hızıyla koşarken arkasına bakmamaya özen gösteriyordu. Gelirken bu kadar uzun olduğunu fark etmediği yolu koşarak ona yıllarca gelen bir süreden sonra ormanı geçip kampa vardı. Arkasına baktığında hiçbir şey yoktu ve gün doğuyordu. Bu tuhaf olayı kendine sakladı ancak yola çıkmadan adamlarıyla oraya tekrar gitti, lakin kimse yoktu. Rüya görmüş olabileceğini düşündü ama imkansız gibi geliyordu.

En tez elden Artemnos'a vardığında onu beklediği gibi sevinçle karşılamadılar. Halkın önüne gidip, "Neden mutsuzsunuz Artemnos ahalisi?" diye sordu. Bir adam çıkıp, "Bu şeytanlıklara göz yumduğun için!" dedi. Sonra onu haklı gören fısıltılar yükseldi. "Büyü korkulacak bir şey değildir." dedi. "Siz korktuğunuzu inkar ediyorsunuz ama bu yüzden ona karşı çıkıyorsunuz. Söyleyin, Athena'nın bahşettiği ilmi neden kötülüyorsunuz?" dedi. Oradaki Mymirdonlar Lord'u destekledi. "Bunlar bize yakışmaz." dedi ilk konuşan orta boylu kısa siyah saçlı adam. "Söylesene, Cadı Medeia'yı tanıyor musun? Başına gelenleri bilmen gerekir!" dedi. Yine onu destekleyen sözler duyuldu ve Pollux cevap verdi. "Elbette biliyorum, ancak o aşkının umutsuluğuyla bir günah işledi ve bunun lanetiydi sonunu getiren." dedi. Çoğu kişi ona hak verdi. "Peki ya Kassandra cadısı? Ilion denen ahalinin üyeleri büyüyle uğraşıp bir gece vahşice katledilmedi mi?" dedi. "Onlar da başka birinin günahını üstlendiler dostlarım. Eğer bana yüce Athena söylemese ben de her konuda sizinle aynı görüşte değil miydim? Beni bu yüzden kral yapmadınız mı? Ve yararını da görmedik mi? Doğal Kalkan kuşatığ korumadı mı bizi? Mymirdon halkını bizzat Zeus baba bize acıyıp göndermedi mi? Bundan sonra güzünüzü kulağınızı kapatmayacaksınız! Bunu bilin, biz bu ilime kötü davranırsak cezalandırırız. Onlar da bizdendir ve bundan sonra kimse onlara 'Mymirdon' , 'Yeni gelen' gibi hitap etmeyecek. Mümkünse de 'kardeşim' diyecek çünkü aynı soya mensubuz. Şu an birlik olmalıyız ki ülkemiz ülke olabilsin."

Pollux'un sözleri üzerine herkes sustu. Sesi çok gür çıkmıştı ve insanların önünde savaş tanrısı kadar kudretli duruyordu. Konuşan adam öne çıkıp Mymirdon, ya da artık normal halka mensup dersek, birinin önüne geçti. "Kardeşini katlettim ancak istemeden oldu, amacım sadece onu korkutmaktı. Sana özürlerimi sunuyorum ve barışmak istiyorum. Suçluyum ve bir daha böyle bir olay yaşatmayacağımı kanıtlamak için ilmizi öğrenip dostlarımla birlikte Seleneliler'den ilk büyücü bölüğünü oluşturacağım." sonra adam Pollux'a baktı ve, "Özrünü kabul ediyorum fakat büyülerimi herhangi bir kötü yola sapmak için kullanırsan kelleni acımadan önüme alırım. Kardeşimin borcunu ödeyemezsin ama barışmamız ve Lordumuzu zora düşürmek istemediğimden kabul ediyorum." dedi. Pollux ona gülümsedi ve ayrıldı. Yunanlılar, özellikle Akha ırkına mensup olanlar büyüden nefret etmez korkardı ve korkusunun önüne geçmesinin en iyi yolu üzerine yürümekti. O adam gerçekten mahçup olmuştu ve Pollux'un istediği şeyi yaptı: İleride büyüye isyan etmektense büyüyü öğrenmeyi seçmişti. Böylece Seleneliler ilk ciddi sorunlarını barışa bağlamış olup birçok eski kavmin önüne geçmişti. Kral yeni devrin temelini atıyordu ve bunun için birlik, beraberlik gerekirdi.

Bir sonraki günse yine tuhaf bir şey gerçekleşti: Pollux kent kütüphanesinin arkalarında bir yerde bir parşömen buldu; lakin parşömende çok tuhaf formüller yazılıydı. Büyük ihtimalle kimyasal bir iksiri tarif ediyordu ancak ne olduğunu çözemedi, çok ileri düzeydeydi.

Bunu alıp şehirdeki bilimcilerden birine danıştı. Saçları ağarmış tıknaz adam parşömeni birçok kez inceledi ama formülde kesinlikle bir yanlış bulunduğunu söyledi. "Bu her ne iksiriyse ilfanıma ağır geliyor ve çözmem için üzerinde uzun süreli çalışmalar yapmam gerek; önemli bir şey tarif ettiği kesin ve çözmesi sıradan bilim adamları için zor." bunun üzerine Lord tüm ülkede kimyasal bilgilerin çözülmesi için çalışmalar yapılmasını emretti. Ne olduğunu bilmese de içinden gelen bir ses önemli olduğunu söylüyordu.

Birkaç hafta sakince geçti ve Artemnos ordusu toparlandı. Bu süre zarfında çoğu genç kafasını bilime vermişti ve muazzam bir gelişme vardı. Bu parşömen hem insanların onu çözecek kadar gelişip bununla övünmek için çalışmasına, hem de şimdiye kadarkilerin dediklerine göre kaslar ve beyne etki eden karışımlarla güçlü bir orduya yol açacaktı. Sonunda şifresini çözmeyi başardılar ancak denedikten sonra bir eksiği olduğuna kanaat getirdiler. "Bu zaten bilimin en ileri düzeyinde hazırlanmış ve bazen bilim bile yetersiz kalır." demişti bir adam. "Bu konuda çok gelişmiş değiliz ve başka kimyasal maddeler aracılığıyla çözmemiz mümkün olamaz." işte bu kısım çok kafa yoruyordu. Pollux da gününün büyük kısmını araştırmalar yaparak geçiriyor fakat sonuç alamıyordu.

Bir akşam evine döndüğü sırada bir muhafız koşarak kendisine ulaştı. "Sizi görmek isteyen bir adam var Lordum. Kim olduğunu bilmiyoruz ve yüzünü göremedik." Bunun üzerine Pollux, "Gelsin de kim olduğunu öğrenelim." dedi. Başını kapşonuyla örtmüş, turkuaz-yeşil bir kıyafet giymiş olan adam yanına geldiğinde sadece boyunun orta boy olduğunu görebiliyorlardı. "Sağolun." dedi adam. Muhafız başıyla selam verip ayrıldı. "Adım Aristodes." diye kendini tanıttı başını açan adam. "Büyücülerden biriyim ve burada olduğunuzu öğrenince bazı haberler getirdim, gizliliğimi bağışlayın, barış ihsan etmiş olsanız da böyle daha güvenli.

" Fazla uzatmadan konuya geleyim; kaçışımızdan bir süre sonra Hephaistus'un ateşinin bulunduğu sunağa doğru giderken bulduk kendimizi, bizi kendine çekiyordu. Gittiğimizdeyse bir an mavi parladığını gördük. Gerçekten çok güçlü bir enerjisi vardı ve bir süre onun sırlarını çözmeye çalıştık. Bir süre önce sizin bir formül için tüm ülkeden bilimciler topladığınızı öğrendik ve geçen günlerde önemli iksirin bir eksik dışında ne olduğunu kavradığınızı öğrendik. Bu ateş de tam bir simya aracısıydı ve sizin için önemli olan bu araştırmanızı kimyanın bittiği yerde simya ile çözebileceğinizi düşündük." Pollux düşünceli bir tavırla ona baktı. Sonra, "Bu simya dediğiniz şey de nedir?" diye sordu. "İleri bir ilimdir, bilimsel olaylarda çareniz tükenilse büyü yoluyla daha ileri bir düzeye geçersiniz." diye cevapladı.

Pollux ona tamamen güvende olduklarını söyleyip tanrı almağanınından bir parça getirmelerini söyleyip gönderdikten bir süre sonra Patroklos şehre geldi. Aceleci bir hali vardı ve en kısa zamanda Pollux'a konuyu açtı: "Canavar ordusu Mildor'a yaklaşıyor ve biz halen düzgün bir plan yapmadık. Burada yetişen büyücüleri göndermeyi planlıyorsun fakat yetersiz. Anlattığın o olayda yılanın bilinmeyen bir gücü vardı ki şahini alt etti, bizse kaç adam hangi özelliklere sahip, her şeyi göz önüne sunarak iş yapıyoruz. Kara El durumun farkında ve bir plan yapıyor, kalesine en iyi adamlarını gönderiyor. Fakat Utherilliler de bunu fark etmiş olmalı, iki farklı ülkedeki iki farklı şehre saldıracaklar ve iki kral da önlem almayacak veya birleşmeyecek, öyle mi? 500 kişi olsalar da ne oldukları bilinmiyor ve büyük bir bozguna uğrayıp birçok adamımızı ve en yakın sınır komşumuzun desteğini kaybedebiliriz!"

"Peki ya sen Patroklos? Sen ne yapardın? Kendini benim yerime koy, ülken tehlikede ve sen adamlarını umursamadan yabancı bir ülkeye destek gönderip duruyorsun ve eğer başarısız düşerlerse halkına karşı sorumluluğunu unutmuş bir kral olarak anılacaksın haklı bir halde!" diye çıkıştı Pollux olayı anlamamakta ısrar eden yeğenine. Oysa şöyle cevap verdi: "O zaman komutayı bana ver, küçük bir ordu kurayım ve kimse tahmin etmeden gizlice Akhilleupolis'ten yola çıkarak çatışmanın en kızıştığı anda arkalarından düşmanı bozguna uğratayım!" Pollux onun cesaretine hayran kalsa da hala küçük bir çocuk gibi olduğunu düşünüyordu.

"Ah, Patroklos! Ben canını feda etmene ve ne tecrübesi olduğu belirsiz bir ordu kurmana izin verdim diyelim, nasıl zamanında varacaksın?" Patroklos bunu düşünmüştü. "Ordum atlı süvarilerden oluşacak çünkü." dedi. "Bizlerden az kişiye bahşedilen bu yetenekle bir ordu kuracağız." Pollux yine hayrete düştü. "Sen...Gerçekten buna hazırsın ve savaşa gidip hanedanının adını göklere yazmak istiyorsun öyle mi? Gerçekten seninle gurur duyabileceğimi biliyordum ama bu uçukça bir fikir. Asla akla gelemez!" Yeğeni hiç bozulmadan, "Çalışmadıkça monotonlaşan ve önünde olan iki seçenekten başka bir şey olmadığını düşünen beyinler zaten başarısızlığa uğrar. Bazen bazı şeyleri şansa bırakmalıyız ki tutsun ve daha uygun bir zaman göremiyorum! Hatta İskeletleri de orduma katarım! Bize bu yola gitmemizi öğütleyen onlardı." Pollux bu planı düşünüp bir kusur aradı ama gerçketen harika bir çözümdü. Patroklos'un izah ettiği gibi şansa bağlıydı ve ona izin vermezse en büyük hakareti yapmış olacaktı kendi anlayışların göre;bir oğlanı savaştan uzakta, evde bırakmak.

"Öyle olsun." dedi yeğenini savaşa göndermeye karar vererek. "Ama zor duruma düşerseniz herhangi bir kahramanlık yapmaya çalışmayacak, zaferi erteleyip çekileceksin. Hem kendi iyiliğin, hem de ordunun heba olmaması için. Bu bir emirdir." Bunun üzerine yeğeni ona sarılıp, "Bana güvenmekle hata etmeyeceksin amca!" diye bağırdı. "Hemen Argo'ya dönüyorum." dedi. Ama gitmeden Pollux, "İskeletleri dahil etmeye kalkışma. Madem sancağımla gidiyorsun adamlarım gelmeyecek bir gücü boşuna bekleyip vakit kaybetmeyecek." dedi kendilerine düzgün bir yardım etmemekte kararlı o kadim varlıklar olmadan kazanabilmek için. Patroklos bozuldu ama, "Öyle olsun." deyip atına bindi. "Bu arada," dedi Pollux, "bir gemi mürettebatına pirinç pusulayı ver ve Akhilleupolis'in kuzeybatısına gelen kıyıya gönder."

Sonunda ateş tanrısına ait sönmeyen nimet bir dala tutuşmuş şekilde getirirdi. "Bakalım işe yarayacak mı?" dedi Pollux karışımın doğru kısmını hazırlattıran Pollux. "Dumanı yetecektir." dedi onu elinde tutan büyücü. Başını sallayıp onaylayarak iksiri eline aldı kral. Dumanı yükseldi ve turuncu iksirin bulunduğu şişeciğe girdi. Şaşkın gözler bakarken bu iksir kırmızı renge büründü. "İşte denediğimiz hiçbir maddenin sonuç vermediği bereket!" dedi bir adam. Sonra Pollux ilk olarak kendisi denedi. Bir yudum içti ve birden içine hiç bilmediği madde yayıldı. Aniden sanki zihni çözülüp gerçekten çalışmaya başladı ve bedenini oldukça dayanıklı hissetti. Ama bu yeterli değildi. Kendisinde oldukça güçlü bir savaş büyüsü vardı. Yaşlı beyaz hatırladı birden ama, "Onu çaldıysam eğer, çalan benim ve başkalarıne verirsem suçlu onlar değil sadece ben olacağım. Zaten suçluysam pek fark etmez." dedi kendi kendine ve onu yalnız bırakmalarını söyleyip kristali de iksire değdirdi. "İşte gerçekten simyayı ve büyüyü şimdi kullanıyorum." dedi içinden. Bir an omzunda bir ölüm hissi uyandı, başını zorlukla çevirip baktığında Vicdan bembeyaz eliyle onu tutuyordu. Ardından yok oldu, içinde onun sesi yankılandı: "Üzerine aldığın lanet hep senin üzerine çökecek olsa bile, bununla ondan kurtulmayı biraz daha zorlaştırdın." ...

Gecenin karanlığı her yere hakim olmuştu. Meydanda kimse kalmamıştı ve Argo bomboştu. Bu da istediği şeydi, amcasına bahsettiği o zehir, yani bilinmeyen güç aslında kendi ordusu değil hemen karşısında duran yaratıklardı ve amcası inkar etse de onlarsız kazanmak çok güçtü. Yanlarına doğru yürüdü...

Hamleler:

Kaynak Keşfi x6 - 6 Üretim (Telegonus)

Araştırmalar:

Simya - 8 Gelişim, 8 Üretim
Kimya - 5 Gelişim, 5 Üretim
Diplomasi - 3 Gelişim, 1 Üretim, 1 Askeri
Binicilik - 3 Askeri, 3 Üretim

Asker Üretimi:

Büyücü - 7 AP
Süvari x2 - 10 AP(Agenor)

Asker Yerleştirme:

Büyücü x1 Artemnos'a,
Süvari x1 Artemnos'a,
Savaşçı x2 Artemnos'a,
Mızrakçı x1 Artemnos'a.

Eklenti:Yeni iksiri DM'nin uygun göreceği kaç birim varsa hepsine veriyorum.

Zethos'un yanına x1 Büyücü,
Akhilleupolis istikametinden arkadan Patroklos, x1 Süvari ve kabul ederlerse İskeletler.

Dilek:Daha güçlü asker iksirlerine ekstra güç.(Savunma Puanı ağırlıklı)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder