18 Şubat 2012 Cumartesi

Bölüm 19-Rüya










Duvarlardaki meşalelerin aydınlattığı altın koridorda yürüdü. Birçok köşeden döndü, ikiye ayrılan yollarda sağ ve sol taraf arasında seçim yaptı, ilerledi ama bulunduğu yerin neresi olduğunu da nasıl çıkacağını da anlayamamıştı. Sonra meşaleler yavaş yavaş sönmeye başladı, giydiği şeyin bir zırh olduğunu yeni fark etmişti ki olabildiğince hızla uzaklaşmaya başladı. Ardından altın duvarda bir pırıltı gözüne çarptı, ilerledi ona doğru ve oraya bir kalkanın yerleştirilmiş olduğunu fark etti, kalkanın arkasına sabitlenmiş, birbirinin eşi iki de kılıç.

Kılıçları alıp kör karanlıkta yürümeye devam etti, şimdilik duyduğu tek şey kendi soluğu ve adımlarıydı. Sonunda cesetlerle dolu bir odaya geldi, burada bir ışık süzülüyordu ama kaynağı belirsizdi. O ışıkla kılıçlara baktı Iason ve üzerlerinde tanımadığı harfler olduğunu gördü. Bu harflerin anlamını bilmese de daha önce de gördüğünü anımsar gibiydi ancak her neyden kaçıyorsa fazla vakit kaybetmemek için düşünmeyip arkasına döndü. Bir adım attı ve havada dolaşan ışık da kayboldu. Artık önünde duvar mı yol mu var onu bile bilmiyordu ama biri daha vardı, solukları kulağını tırmalayan bir şey. Birkaç dakika bekledi, gitmesini umdu. Fakat o derin ve sesli soluklar kesilmedi. Bunun üzerine bir adım attı. Bu adım sanki bir şeyi tetiklemiş gibi sesin sahibi tuhaf ama yüksek hayvan sesleri çıkartıp koşmaya başladı, ayak seslerine bakılırsa gerçekten büyüktü.

Hızlıca krala doğru koşuyordu, solukları artık çok düzensizdi. Iason başka bir şey yapamayacağı için yana doğru atladı. Böylece büyük bir siyahlık kafası önünde koşarak ona değil duvara çarptı boynuzlarını. Bunun üzerine baya öfkelenmiş gibiydi, olağanca hızla arkasına döndü ve onu gördü. Daha önce de elinde miydi bilmiyordu ama kendinden büyük bir baltayla bu sefer daha yavaşça ona doğru geliyordu; ki bu yavaşlık onun koşuşuna bedeldi. Ne yapacağını bilemeyerek balta saldırısına karşılık vermeyi denedi, kılıçları çarpı şeklinde saldırının geldiği yöne doğru tuttu ve şiddetli çarpışma geriye düşmesine sebep oldu, artım silahları yerdeydi. Bir küfür savurup kalkmaya yeltendi fakat yaratık baltasını kafasının iki saniye önce olduğu yere indirip dibine kadar gelince afallayıp sürünmeye başladı. Öfkeli gölge bu sefer baltasını bırakıp onu tutmaya yeltendi ve başardı da, ancak hesaba katmadığı bir şey oldu: Iason yerdeki kılıçlardan birini alıp koluna geçirmişti. Artık bu  kadar yakınında olduğundan ve gözü karanlığa alıştığından görebildiği boğa kafalı canavar acı çekerek diğer eliyle ona sağlam bir yumruk attı, Iason diğer yandaki ikinci kılıca doğru emeklerken sağ omzu şimdiye kadar aldığı en büyük darbeyle kullanılamaz hale geldi. Iason artık korkuyu üzerinden atıp öfkeyle sol koluna aldığı diğer kılıcı bir mızrak gibi Minotor'un yüzüne fırlatıp diğeriyle de göğsünü deşti. Son olarak da kellesini kesti ve her yer aydınlanıp kolu iyileşti ve kılıçları ellerinde buldu.

Fakat artık o cesetli odada değil tanıdık bir koruluktaydı. Burada tanıdık zeytin ağaçları vardı, ve yine yanında tanıdık bir yılkı, düğün hediyesi olan. Ona bindi ve hiçbir komut vermeden at koşmaya başladı. Koruluktan çıkınca bir tepede buldular kendilerini ve önlerinde yanmakta olan bir şehir vardı. Bu şehirde doğmuş, büyümüş ve evlenmişti. Bu şehir Argo idi.

Yılkı tepeden aşağı indi ve bir dehşet havasının hakim olduğu şehre daldılar, insanlar acılar içinde kıvranıyor ve bayraklar, flamalar tutuşuyordu. Ama ne insanşar Yunan'dı, ne de bayraklar ülkesine aitti. Burada Almorialılar vardı. O ilerlerken son güçleriyle onu düşürüp öldürmeye çalışıyordu yaşayan birkaç kişi ama nafile, şehrin eski prensi kılıçları onların kanıyla boyadı acımadan.

Meydana geldiğindeyse kara bir el vardı, sahibinin yüzü seçilmiyordu. Bir anda atı yok olup eline bir yay ve ok geldi, sanki bunu planlamış gibi okunu o ele gönderdi ve kanlar fışkırdı. Ama sonra el birden beyaza dönüştü, bedenin neden seçilemediği de anlaşıldı: bu adam bembeyazdı zaten, yüzü saklı falan değildi. Ona doğru ilerledi, bir ok daha attı Iason. Ama ona hiçbir etkisi olmadı. Bir ok daha. Hayır, her ne ise ona doğru geliyordu. Bu sefer omzunda bulduğu kılıçların çıkarıp ona saldırdı, karşısındakiyse içine giren silahlara bakıp sırıttı sadece ve omzunu tuttu kralın. Iason Minotor'un bile vermediği üyük bir acı hissetti, eşi benzeri olamazdı bunun. Yavaş yavaş ölüyordu sanki, diz çökmüştü artık ve hayat enerjisi gidip yerin ızdırap doluyordu vücudunda. Sadece, "Kimsin sen?" diyebildi. Bir mızrağın beyaz adamın karnından çıkmasıyla, "Bana Vicdan derler." demesi bir oldu. Sonra adam buharlaştı ve Iason ona arkadan silah saplayan kişiyi arasa da bulamadı.

***

Uyandığında terler içindeydi. Dehşetle yataktan kalkıp dışarı çıktı. Zeus sunağının etrafındaki dört heykelden yayılan sisi görünce içi bir denli rahatladı. Çok gürültü çıkarmış olmalıydı ki Yasemin arkasından, "Ne oluyor?" diye sordu. Üzerindeki tuhaf duyguları bir kenara bıraktıktan sonra, "Bir rüya." dedi. "Çok gerçekçi bir rüya." Karısı yanına gelip, "Belki anlatmak istersin." deyince de birileriyle paylaşmış olup rahatlayabilmek için(en azından biraz) anlattı baştan sona.

"Bana çok yabancı gelen şeyler bunlar," diye başladı Yasemin Iason bitirince, "Ama bilinçaltına inen birçok tanrı olduğu inkar edilemez." Iason da öyle düşünüyordu ama kim ondan ne istiyor bilemiyordu. Ancak er ya da geç öğrenmeye niyetliydi, bu yüzden tanrılarına bir adakta daha bulunmayı uygun gördü. Tanrısal Sis'in kapladığı dağlık alanda tüm tanrıların şerefine bir panteon yaptırdı.

Ardından Iason o kılıçlarda gördüğü harfleri tüm tapıcıların kılıçlarına yazdı ve aralarında dine en bağlıları gizli bir tarikata aldı, bu tarikatı kurma amacı dinen danışacağı, bilgili kişileri bir çatı altında toplamaktı.

***

"Savaşmayı düşünüyor musun?" diye sordu Yasemin. Iason tereddüt etmedi: "Bir savaş olacak, istesek de istemesek de, ki kaçmayı düşünmüyorum."  Karısı suratını astı, "Biliyordum, " dedi. "Ama o zaman yardıma ihtiyacın olduğu inkar edilemez. Kabullenmesi zor ama küllerinden yeniden toparlanmaya çalışan bir ülke kuzeyi ve güneyi yöneten ülkeleri tek başına yenemez.. Bunun için zaman gerekir ve zamanın da var, her çeşit desteği bulmak için." Iaosn düşündü, "Kalemden ayrılırsam yerimi belli ederim. Bana yardım edecek de sadece senin ülkendir ama şu an benim yardımıma ihtiyacı var zaten. Başka bir yardımı nereden bulmamı bekliyorsun?" dedi umutsuzca. Yürümeye devam ettiler, gerçekten güzel bir bahçeydi dağın ortasında doğrusu. "Rüyanda yılkıya biniyordun değil mi?" dedi Yasemin. Iason ne demek istediğini anlamadı ama evet manasında başını salladı. "Bana daha önce sahip olduğun kristalden bahsederken babanın onu bir kılıçla beraber gördüğünü söylemiştin rüyasında. Bu kılıcı bulmak iyi bir başlangıç olabilir." Atları İyi Süren Iason için iyi bir fikirdi aslında, ancak yıllarca nerede olduğu bilinmeyen bir şeyi kendisi nereden bulabilecekti ki hele uzak diyarlarda? Karısı onu yüz ifadesinden anlamış gibiydi, "Onu bulman belki çok zor olacak ama yerini tespit etmeyi deneyebilirsin." dedi. Iason bununla ne kastettiğini fark etti, kılıcın kimlere ait olduğunu anlarsa yerini tahmin edebilirdi. Fakat Ares'in Gözü'nün bile kara bir nesne olduğunu biliyordu sadece, Pollux onun hakkında her şeyi anlatacak kadar yaşayamamıştı.

Yasemin elinde tuttuğu kitabı Iason'a uzattı, "Bir ülkenin kralı bile kendi kültürüne dahil bir şeyi bilmiyorsa o ilfan ya tanrınındır ya da onun kültürüne ait değildir. Yine de araştırmanda fayda var ama kimsenin bilmediği bir şeyi bilmeyenl insanların hazırladığı bir kütüphanede aramak zaman kaybı. Bu kitapta eski Tatar beyleriyle ilgili bilgiler, tanımlar bulabilirsin. Belki çözümü farklı kaynaklardan aramalısın, bu arada yılkı demiştim, belki de intikama giden yolda bu kitaptakileri temsil ediyordur." dedi ve dudağına bir öpücük kondurup uzaklaştı. Iason elinde bir kitapla olduğu yerde kaldı ve, "Denemeye değer." dedi.

Hamle:

3 Kaynak Keşfi: 3 Üretim(Yasemin)
3 Populasyon Artırmak: 3 Gelişim
Şehre 4. kat yapmak: 4 Üretim 1 Gelişim

Araştırma:

Sırlar Öğreticisi: 3 Gelişim 3 Üretim
Yüce Emirler: 3 Gelişim 3 Üretim 3 Askeri

Asker Üretimi:

x1 Berserker: 6 Askeri(Memnon)
x1 Mızraklı: 1 Askeri(Memnon)

Ek:Tapınak kurmak: 10 Gelişim 10 Üretim

Büyü:Argo
Büyü:Okyanusun Ruhu
Büyü: Hiç'in Kullanımı
Büyü Denemesi:Kara Bekçi
Dilek:Antik kahraman Diomedes'in hayata dönmesi.
Dilek:Önceki dileğin tutması.
Dilek:2 konuda Kehanet

İksir üretimi(zarla).

25 Ocak 2012 Çarşamba

Bölüm 18-Illia



Gül Parmaklı Şafak doğduğunda,
Kral Iason kampına baktı.
Ne umut ne de mutluluuk,
Hepsi terk etmişti Akhaları.

Gökyüzüne şöyle bir baktı.
"Zeus daha sakin bugünlerde," diye iç geçirdi.
Selene topraklarındeki sel,
Şükürler olsun tehdit etmemişti burayı.

Bir an sonra tanıdık bir ses duydu:
"Iason! Iason! Döndü, Yasemin döndü!"
Haberi getiren genç Alkinoos'a şöyle bir baktı,
Sonra hemen eşini görmek için koştu, umrunda değildi bulacağı zenginlikler, dönüşü yeterdi sağ salim.

Fakat Iason şaşkınlıktan donakaldı,
Bu arayış hayli verimliydi.
Selene Devleti'nin bir arada ancak en iyi çağında gördüğü zenginlik şu an önündeydi.
Savaştan malup çıkıp yabancı topraklara sürüklenen bir halkın hayalinde bile göremeyeceği kadarı.

Hemen Yasemin'e sarıldı,
Gerçekten de özlemişti onu.
Fakat gönlüne huzuru asıl veren,
Halkının artık aç kalmayacağıydı, ve ötesi.

"Tanrılar gerçekten de bonkör, ya da seninki gerçekten burada güçlü." dedi.
"Fark etmez," dedi eşi, "tüm tanrılar bizi destekledi."
Aslında yalan da değildi, ne kadar kendini yalnız sansa da kalkan ve mızraklı bir tanrıçayı izleyerek buraya geldiğine yemin edebilirdi Iason.
"Umarım lanet artık kalkmıştır..." diye iç geçirdi.

Babası Pollux Zeus'a hakaret etmişti, bunun ülkeyi lanetleyeceği en baştan belliydi.
Ama artık tanrıya kan borcu ödenmişti.
İntikam tanrılara da insanlara da en doğal hak diye verilmişti,
Zeus aldığına göre artık Iason'ın intikam vakti olmalıydı.

"Ama burada daha fazla oyalanamayız." diye konuştu kral.
"Peki nereye gideceğiz?" dedi genç Alkinoos. Yasemin de ona katıldı.
"Tanrılar bizi buraya getirip bolluk bahşettiyse ilerlemeye devam  etmeliyiz, bahşedilen topraklar varsa bize burası değil."
Böylece halk istemese de yeni bir yolculuğa hazırlandı.

Ancak daha yola çıkmadan,
Kral bu güvenli bölgenin neresi olduğunu kestirmeyi başaramadı.
İçinde hissediyordu, burası değil.
Ama bir türlü tanımdığı bir başka diyarda ne yapacağını bilemiyordu, oturup tanrılara dua etti.

Ve sonunda gönlüne bu isteği koyan tanrı kendini açığa vurdu,
Bu yeri sarsan Poseidon'dan başkası değildi.
Tüm büyücüler bir anda şevke geldi,
Iason da hepsini bir araya topladı ve kendiliğinden havaya kalkan kolları zor bir büyüye başladı.

Bu ani büyü başarılı oldu,
Oradaki tüm su kaynaklarındaki sular havaya toplandı.
Sonunda sudan bir yol yerin üstünde yükseldi,
İlk adımı atan Iason suyolda yürüyebildiğini fark etti.

Herkes kampı topladı,
Hazırlıklar bitti ve büyük göç başladı.
Bu su yol, uzun bir yürüyüşün ardından yok oldu.
Artık bambaşka bir yerdeydiler:

Burası yeşil çimlerle ve uzun sarp dağlarla kaplı,
Suyu ışıldayan göl ve dereleri olan,
Atalarının binlerce yıl önce doğduğuna benzeyen,
Tüm bereketiyle enfes topraklardan ibaretti.

Iason işte burada çabasının meyvesini aldı.
Tanrıların görevlerini kahraman Akhaların pek azı yerine getirebilmişti şimdiye dek,
Ve pek azı bunun ardından huzura ermişti.
Iason kendini önce onlar gibi hissetti, fakat hayır, kahraman Herakles bile zamanında az kalsın bu aldatmacaya kanacaktı.

Kral da bunu hatırladı,
Görevi henüz bitmemişti.
Bu diyara adını kazımadan ve intikamını almadan,
Bu mutlak sınanıştan kendine mensup olan kısım bitmeyecekti.

Iason tüm Selenelileri bir gölün çevresine topladı ve konuştu:
-
"Ey yurtdaşlarım, kardeşlerim!
 Biliyoruım ki korku ve çaresizlik bir kişide bile eksik değil aranızdan.
 Fakat her alacakaranlık bir şafak ile son bulur.
 İnsanlığın yapacağı her şey geçicidir, bu günün en güçlü ülkesi yarın hatırlanmayabilir bile.

 Bunun gibisini yüce Troya surlarını yıkanlarda görmüştüm,
 10 yıl nice kan döküp acı çektikten sonra insanlığın gördüğü en büyük kaleyi yıkanların bir tanesi bile evine dönemedi veya saygının zerresini göremedi,
 Truva'ysa tekrar kuruldu, Prens Aeneas uzakta nice başarılara imza attı.
 Sonuç olarak Akhaların eline hiçbir şey geçmedi ve boşuna savaşmış gibi durdular, sonunda Truva kazandı.

 Fakat dostlarım, o cengaverler hala hatırlanır tüm şerefli kimseler tarafından,
 Onları bugüne taşıyan isimleridir, başka bir şey değil.
 Ölümlerinin ardından bir cenaze yapılmayan ve huzursuzlar ülkesinde Styx nehrini geçmeye çalışan soluk hayaletler olabilir bazıları lakin onların ardından çok kadeh kalktı ve çok şarkı yazıldı.
 Ancak bizim ülkemizin kahramanları bu kadar büyük şarkılara yazılmayacak, tanrı dengi Hektor savunduğu kaleyi sonuna kadar korumakla övünecek Elysium'da fakat babam ya da Tydeus, Zethos, Telegonus ve hepsi şerefli bir ölümle taçlandığını söyleyebilecek sadece.

 Onların adını hatırlayalım dostlarım!
 Onlar da şarkılara konuk olsun, haydi insanların görebileceği en büyük turnuvaları onlar adına yapalım şimdi ve ilerde biz Selene adını yükseklere taşıyınca atalarımız da unutulmasın!
 Bunu yapalım ki isimlerini her Seleneli çocuk öğrensin.
 Fakat bana onlardan hiçbir hatıra geri gönderilmedi, sadece bir cenaze yapacak kadar düzgün olduklarını gördüm.

 Bir turnuva kimin adınaysa kazanan onun şerefini devam ettilmeli ancak bunu ona hatırlatacak hiçbir nesne yok elimde, mevkiileri dışında.
 Kim onların gücüne denk olursa, işte o yeni komutanlar arasına girecek!
 Tüm üzüntülerimizden sıyrılalım insanlarım, ve mutluluğumuzu atalarımızın anısını canlı tutarken elde edelim, soyunuzu unutmayılım ki düşman ve dostlarımızı hatırlayabilelim.

 Son olarak ise, ben, Polluxoğlu Iason olarak burayıtanrılara adıyorum, bunu da herkes bilsin.
 Babamın ölümü beni ne kadar yasa boğsa da umarım Zeus tatmin olmuştur ve şimdi onun korumasını istiyor,
 yapacağım muazzam kalede ona yakışan bir yerde sunak yapacağıma yemin ediyorum!" -

Böylece Iason yeni krallık için tüm gençleri olimpiyata çağırdı,
Hepsi kendini ispatlamak adına mızrak attı, kılıç kuşandı.
Sonunda, gerçekten yetenekli 4 kişi çıktı.
Güçlü Poylmeris, kurnaz Memnon, çevik ayaklı Stigos ve gizemli Silentos.

Ardından bu  büyük olimpiyatlar bitince,
Iason isteğine ulaşmış oldu.
Bu yarışma hepsine bir dinçlik vermişti,
Artık hepsi daha iyi hissediyordu ve ona yeni bir kale yaparken gereken böyle ruhlar idi.

Görülebilen en yüksek dağa Kithairon Dağı dediler,
Bu dağ gözlerden ırak, arayınca bulunması zor bir yerdeydi.
Iason'ın halkı orada muazzam bir kale yaptı,
Bu kalenin yapımı yıllar sürdü ama sonunda beyaz taştan  muazzam surları her düşmanı korkutabilecek hale geldi Illia'nın.

Burası öyle sıradan bir hisar değildi,
Kithairon Dağı'na dayanmıştı ve onunla beraber hepsi beşer metre üç katıyla yükseliyordu.
Yukarısında, dağın ucuna yakın, ay ışığını en iyi gören yerdeyse Selene adına harika bir sunak dikkat çekiyordu,
Zeus, Poseidon ve Hades'e adanan sunular ise 3. katta diğer katlara görebilen büük bir balkondaki üç tane güzel sütunlu mabedlerde yapılıyordu, tam ortalarındaysa Hephaistos'un ateşi yanıyordu.

Şehirdeki ilk gün Iason emir verdi,
"Bu bölgeyi ve dağdaki madenleri araştırın," diye.
İnsanlar yeni yurtlarına girdindeyse,
En dindar kişileri yanına topladı ve teoloji ilmini bilenleri Zeus sunağına götürdü.

Güzel sütunların önünde diz çöktüğünde, Zeus'un işareti olan şimşek şeklinde kıvrımlı olan bir kılıcı eline alıp tanrının heykilinin önüne koydu.
"Ey Zeus, bizi kutsa ve affet, kalemizi de tanrısal sisinle kapla," dedi.
"Şimdi tüm bu toprakları senin ilan edip koruma sözü veriyorum ve cevabını tüm kalbimle bekliyorum." diye bitirdi ve getirdiği koçu orada öldürüp tanrılara verirmesi gereken yerlerini Hephaistos ateşine atıp bekledi.

Hamle:
2 Kaynak Keşfi(Yasemin):2 Üretim
Kale-Şehir kurmak(Illia,yeri DM'ye bildirildi.):24 Üretim 9 Gelişim 10 Askeri

Araştırma:
Para: 3 Üretim

Asker & Gemi Üretimi
2 Tapıcı(Biri Zeus,şimşek kılıç ve diğeri Apollon,ok ve yay):14 Askeri
1 Okçu:3 Askeri

Kurnaz Memnon(EG)

İksir Üretmek.(Zarla)
İksiri tapıcılar ve berserkerlara veriyorum.

Büyü:
Deneme:Tanrısal Sis
Büyü:Doğanın Koruması

Dilek:
Büyü Denemesi başarılı olsun.
Bir önceki dilek başarılı olsun.

Sunak yapımı:
Zeus sunağı:5 Üretin
Poseidon sunağı:5 Üretim
Hades sunağı:5 Üretim
Selene sunağı:1üretim
Apollon sunağı:2 Üretim
Athena sunağı:2 Üretin


15 Ocak 2012 Pazar

Bölüm 17-Yeniden

Iason vardı, Pollux'un oğlu,
Atları iyi sürerdi.
Halicarna'daydı o, savaşın son noktası.
Evet, işgal edilmiş Selene Devleti'nin son bölgesi.


Cadı'ydı söyleyen, kara saçlı Medea.
Argo'daki son savaştan gelmişti.
Ölmüştü Pollux, Tydeus ve herkes.
Kalan Iason'dı işte, yeni kral.


Annesi ve halkı ona geri gönderildi,
"Zaten orası da fazla dayanmayacak," denildi.
Umrunda değildi ancak, babası artık gitmişti.
Tek başınaydı, surları kalın Halicarna'da.


***


Tedirgindi halk, hepsi korkuyordu.
Bir Akha olduğunu unutanlar korkuyordu.
Ya gideceklerdi, ya kalıp öleceklerdi.
Ama Iason'daydı karar, sözüne güvenilecek tek kişi.


Annesi de yanında idi, ona öğüt verdi: "Babanın da ilk görevi bir ülkeden arta kalanları toplamaktı," dedi.
Iason baş salladı, "Ama başardı." diye karşılık verdi.
"Ülke artık yıkıldı, senin elinde her şey. Babanın eksileri seni doğru karara götürecek." dedi İolkaste.
Ve karar verdi Iason, "Tatarlar'a söyleyin, gemiye ihtiyacım var."


***


Böylece Selene halkından arta kalanlar TatarMedeniyeti'nin başkenti Bahçesaray'a gitti.
"Burada kalın." dedi Tolga Giray. "Evimizin kapısı hepinize açık."
Fakat Iason reddetti, "Kızın güvende olacak Kağan. Onu bir daha göreceksin, ama gitmem gerek."
Böylece Iason babasının son bir isteğini yerine getirmek için biraz oyalanıp gitti, "O'nu yakalarsak öldürmeyin." dedi son olarak.

Ardından bilinmeyen yerlere gittiler, ölenin yurduna gittiler, soranlara," Amalour'un ötesine gidiyoruz." dediler.
Ve babasının yaptığı şey artık oğlu için de bir vazifeydi, o yeni bir ülke kuracaktı.
"Gizli olacak," dedi Iason, "kimse bilmeyecek. Bir gün yeniden yükselecek Creta, sürgün edilenlerin yurdu olacak."
Ve şehrin kulelerinin göklere çıkacağı yerde ilk kamp çadırını kurdular.


Hamle:
Dünyanın en kuzeydoğusuna bir dünya keşfi,(1 Gelişim)
5 kaynak keşfi,(Yasemin),(5 Üretim)
Kamp kurmak.(5 Gelişim 5 Askeri)

Araştırma:
Rahiplik,(Bedava)
Teoloji.(2 Gelişim 2 Askeri)

Büyü:
Deneme:Şekillenen Dağlar
Büyü:Argo
Büyü:Doğanın Lütfu
Büyü:Okyanusun Ruhu

Dilek:
Teoloji araştırması'nda ucuzluk.

Lider Üretimi:
Yasemin(GE)

Asker Üretimi:
1 Savaşçı.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Bölüm 16- Cadı






"Peki, düğün ve Germania liderinin cenazesiyle ilgili işleri bitirdiğimize göre, Utheril'de keyif çatan eski müttefiklerimize dönersek?" dedi Agenor. "Polyneikes dönene kadar herhangi bir sınır ilerlemesi yapmayarak kışkırtmaya niyetim yok onları." diye cevap verdi Pollux. "Çeşitli yollarla korunmamız lazım. Hem doğudan, hem de batıdan sınır komşumuzlar. Gerçekten ustaca hazırlanmış bir hainlik." Hızlı koşan Agenor suratını astı, "Kurtululabilmemiz mümkün mü emin değilim. Zeus bile Herakles'in ölümüne göz yumdu. Terk edilmiş gibiyiz." Kral sertçe asker komutanına baktı. "Sence bunu düşünmedim mi Agenor?" diye sordu. "Yeğenimin ve iyi bir dostumun yasını tutarken neden bir düğün yapayım? Elbette halkın da gülmeye ihtiyacı vardı ama normal şartlarda göz yummazdım. Tatarlar sıkı bir müttefikimiz ve tek müttefikimiz. Ve elbet Tolga Giray'ın zaten var olan dostluğumuzu geliştirmek için ilk adımı atarak batıda bir şehir kurması ona güvenimi artırdı. Fakat yeterli değil. Arcadia denen yer onları zor durumda bırakacaktır şüphesiz ve bizim de onlara karşı görevlerimiz var. Elçiler önce Serbest Adalar Birliği'ne, sonra Amalour Krallığı'na gitsin. Ölü Krallıkları ise şimdiye dek bizimle hiç iltibat kurmadı. Bir süre reddedilmek istemediğimden onların taraf bulmasını beklerim. Sonra kozumu oynarım." Agenor onayladı, "Bunu bir dünya savaşına dönüştürüp düşmanın kökünü kazımak akıllıca. Fakat kabul edilmesini sağlamak çok zor isteğimizin." ama Lord bunu da düşünmüştü, "Hayır. Emin değilim, sadece elimdeki birkaç ilgilenebilecekleri teklifler var. Bu arada, sınırlara bekçiler yerleştirin. Herhangi bir şekilde, birilerinin ülkeye girmesi yasak, çıkışıysa benim mührümle gelenler yapabilecek sınırlara. Utheril'e gidecek bir grup elçi dışında da çıkış izni vereceğimi sanmıyorum."


******
O gün olan tuhaf şeylerin ilki, yaşlı bir adamın haykırışlarıyla başladı: "Hades!" diye bağrıyordu. "Hades! Bu onun alameti, baksanıza Argo'ya ne işaretler gönderdi!" beyaz saçlı adam böyle yakarırken çoğu kişi gözünü ona dikmişti. Argo'nun ortasında bu manyak dikkat çekmek için meydanın ortasına, birkaç hafta önce düğünde yakılan ve birçok adamın uğraşlarıyla kaldırıran Sönmez Ateş'in olduğu yere gitti. Ne var ki, daha yine zırvalara başlamadan muhafızlar onu tutup uzaklaştırdılar. Bu sefer onlara yalvarıyordu, "Lütfen! Kralı görmem gerek! Acıyın şu yaşlı adama!" onu duyan Pollux, ne kadar derdini anlamasa da "Bırakabilirsiniz askerler, saolun." dedi. Hala gözleri onda olan adamlar adamcağızı bıraktı. Yaşlı adam kralı beklemeden, "Lordum! Lordum! Hades, lordum! Bir alamet gönderdi!" dedi. Pollux büyük ihtimalle yanlış bir şey gördüğünü düşündü karşısındakinin. "Ne alameti? Neden bahsediyorsun?" diye sordu. Adam, "Şehrin hemen yakınında duydum, yerden sesler geliyordu! Hemen korulukların orada, gerçekten" dedi. Pollux da önce büyük ihtimalle delirdiğini düşündü fakat sonra aklına geldi: dediği yer, yıllarca uyanmayınca ve derisi yanmayınca sonsuz uykusu için Tydeus'a yaptıkları yer üstünde duran demir tabutun bulunduğu yerdi. Önce hiçbir şey gelmedi aklına, o ifrit sadece kristalden uzaklaşınca ortaya çıkıyordu ve kimsenin haberi olmuyordu. Demir bir tabutun içinde olması da ihtiyarın duymasını sağlamış olabilirdi ama neden şimdiye kadar değil? Eğer bunu öğrendiğinde yalnız olsaydı ve başka bilen olmasaydı, gidip orayı açmayabilirdi belki ama şimdi yanında başkaları vardı ve haber yayılabilirdi. Halk tedirgin olacaktı.

Muhafızlar onun bu ifadesini göründe, "İnanmıyorsunuz, değil mi kral Pollux?" dediler. Pollux başını salladı, "Hayır, ama Tydeus bu!" deyip yürümeye başladı. Adamlar bir şey anlamamalarına karşın onu izlediler. Meraklı gözler eşliğinde, sonunda demir tabuta vardı. Demir, onun dönüştüğü sert hali temsil ediyordu. Kaidesi, iki basamakla tabuta çıkıyordu. Yaklaştı, ağır demirin önüne gitti ve tüm gücüyle zorladı. Çok uğraştı, ama gücü buna yetti ve üst tabakayı aşağı attı. İçeride, yorgunluktan bitkin halde yatan, yıllardır hiç değişmemiş Tydeus vardı. Temkinli bir şekilde, "Tydeus?" dedi. Adam kıpırdandı. Gözlerini açmayı başardığında, "Güneş..." diye mırıldandı. Pollux onu tuttu ve dışarı çıkardı, aşağıdaki çimlere yatırdı ve, "Tydeus, beni duyuyor musun?" diye sordu. Adam belli belirsiz bir şeyler söylemeye çalıştı, onu tanımamış gibiydi. Arkasındakilere seslendi: "Şu bitkin adam için çabuk biraz su ve yemek getirin! Halini görmüyor musunuz!" dedi. Muhafızlar hızla koştu ve insanlar onlara yol verdi.

 Döndüklerinde, ellerinde bir matarayla kuru ekmek vardı. Pollux mataradaki suyu, eski dostunun ağzının içine döktü onu doğrultarak. Tydeus biraz öksürüp, ona verilen ekmeği aldı güçlükle ve uzun süreli açlığından sonra iştahla yedi. Biraz daha su içtikten sonra, gözlerini açmayı başarabilmiş ve oturmuştu. Pollux'u tanıyınca: "Pollux? Sen misin?" diyebildi. Ama güçlükle konuşuyordu, "Ahh, çok...yorgunum..." dedi. Kral, "Kendini zorlama." dedi. Sonra onu kaldırdı ve taşıdı, bu sefer hastaneye değil; kendi evine götürüyordu. Gözlerinde o korkunç palırtıdan eser yoktu.

******

Elysium kıyılarına birkaç beden vurduğunda, gükyüzünün ortasına yaklaşmıştı Helios'un altın arabası. Balıkçılar haber verdiğinde, Telegonus hemen bedenleri yanına koştu, yaşıyorlardı ama çok su yutmuş gibiydiler. Çehrelerine iyice baktı ve, "Bu Polymeros." dedi. Polymeros, ağzındaki tuzlu suyu tükürdü ve, "Tanıdıysan biraz yardım edersen iyi olacak, " dedi. Onu hemen kaldırıp şehre taşıdılar. Bir süre dinlenip dinçleştiğinde, "Ne oldu size?" diye sordu. Adam ağzındaki tüm tuzlardan kurtulmak istiyormuşcasına tekrar tükürdü. "Ne olmadı ki?" diye karşılık verdi. "Hangi akla hizmet gidip Ilyth'e savaş açtınız?" diyerek patladı bir an sonra. "Biz mi? Çok yanlış duymuşsun dostum. Ilyth, hiçbir sebep olmadan ordumuzu arkadan vurdu. Batıdaki Houri'ye Ilyth büyücüleri bizden önce haber salmış demek." dedi. "Haber salmak ne kelime? O anka kuşu konuştuktan sonra iğrenç bir yaratıkmışım gibi üzerime atıldılar! Su yok, asker yok, karşımdakinin suratına tahmin edeceğin gibi-" derken sözünü kesti Telegonus: "tükürdün. Büyük başarı." dedi. Polymeros önce öfkelendi ama sonra eğleniyor gibiydi, "Evet, beş kişi olsak da iyi dövüştük. İyiki  bir ada ki denizi vurup su bükerek gelmekte zorlanmadık, tabi kıyılara yaklaşınca çok yorgun düşmüştük. Önümüzü kesen bir filo olmaması başka bir şükran meselesi." Telegonus bunun üzerine, "Geri dönebilmene sevindim. Öğrendiklerini çabucak anlat ki Hephaistus'un emrini anlayıp Ilyth'in son durumunu öğrenelim." Polymeros, "Doğru yerden gelen doğru adama sordun." dedi. "Pusula-bu arada, işte pusula burada, yanardağın altını gösteriyor. Çok fazla fikir bulamadan kovulduk, barış zamanında yardım isteyebilirdik ama tanrıları sanırım orada büyü yapmalarını yasakladı. Bunu bağırıp çağıran adamı kimse tanımıyor ama, bizden biri de değil. Bir peygamber bile olabilir." bunun üzerine düşünceli keşifçi, "Sanırım o tanrılar bizimkilerin isteğinin gerçekleşmesine de karşı. Oradan bir kez kovulduk, dünyanın batısına bir daha nasıl gidebiliriz ki?" dedi hayallari yok olmuş bir şekilde. Ama Polymeros gülümsedi. "Dünyanın batısı  çok düşük sayıda gemiye sahip ve ekonomik durumu şu an büyük bir filo kurmasına engel olmuyor değil." Telegonus önce umutlandı, ama sonra, "Arkalarında Almoria olduğunu söylemeyi unuttum sanırım. Serbest Adalar Birliği'yle denizcilikte yarışan ülke."

******

Iason, Halicarna'daki ilk evlilik günlerinin tadını çıkartıyordu bir süre öncesine kadar. Kısa zaman önce, Argo'da çoğu Tatar beyinin ve Akha yiğidinin önünde evlenmişlerdi Yasemin'le. Ona kalsa, sonsuza kadar orada kalmaya razıydı. Fakat Elysium'dan gelen haberlere ve tahminlere göre, kendileriyle aynı kıtada olan şehirlerine asker takviyesi yapıyorlardı rakipler. Ilyth'de sadece bu yüzden gemi bulunduğunu söyleyen bile vardı.

Şehrin askeri bilgileri ellerinde olmadığından, ellerinde sadece Tascuno'da beklemek kalmıştı. Bir ihtimal de Utheril'den gelebilecek bir saldırıydı. Halicarna, savunmasız kalırsa da Utheril'deki düşman için kolay olurdu saldırmak bu yüzden askerlerin yerlerini değiştirmedi. "İstersen benimle gelebilirsin." demişti Yasemin'e. "Akrabalarında orada, ve bir de büyü okulu var, katkın olabilir; sonuçta çoğu kişiden daha bilgilisin." ama, "Hayır," demişti Yasemin. "Sen yokken burası sahipsiz kalacak. Yakın zamanda ülkemde çıkan isyan hala aklımda." Iason, "Seni anlayabiliyorum, nasıl istersen." demişti Iason. Halicar'nada bir tekne limanı yaptırıp gitmişti. Şu ansa, yeni açılan Büyü Okulu'yla ilgili  bir mektubu tamamlıyordu. "Yeni öğrenilen güç-mana çeşitleri oldukça yararlı gibi görünüyor. Ayrıca, daha iyi faydalanabilmek için yeni bir okul hiç fena bir fikir değil. Tamam. Ah, unuttum, Halka iyi öğretmenler atayabilmemiz için öncelikle Maji'de ustalaşmış birilerini bulmak mümkün mü? Başka bir ülkeden çağıramayız şu durumda ama Tydeus hakkında bir şeyler demiştiniz, şayet dedikleri doğruysa, büyü yeteneği de olabilir." Babasının eski bir arkadaşı ve kendisinin dayısı olan Tydeus'un yakın zamanda, kimsenin kavrayamadığı bir uykudan uyanıp çok ilginç şeyler anlattığı söyleniyordu. Dediğine göre-yani Pollux'un sadece ona söylediği, bir kristalle ilgili şeylerden sonra, Tydeus uzun süredir kendi beyninin içinde esirdi. Ares'in Gözü'nü koruyan gardiyan, onu ilk bulduğu zamandan beri orada, zincire vurulmuş halde beyaz bir adamdan işkence görüyordu. Fakat, bazen ifritin düşüncelerini duyabildiğinden bahsetmişti. Bu, tahminine göre düşünceleri çok yoğun olunca, yani 3 kereydi, Pollux'la onun bedeninde Akhilleupolis yakınında ilk karşılaşmasında, ona olan ilk saldırısında-burada büyük bir korku duymuştu, babası büyük ihtimalle kılıcını kristale vurduğunda olduğunu söylemişti, Tydeus ise o sırada ifritle bir olup taşla arasındaki bağlantının kaybolduğunu fark ettiğini düşünüyordu, üçüncüde de emanetini çalan kişi ondan uzaklaştığında. Sonra, "Thur'stad." diyerek, uzun bir bekleyişin ardından yeni sahibi bulup gitmişti. Ama, Tydeus ayrıca ondan, Yaratım gücünü ve büyü yapmayı öğrenmişti. Elbette inanması güçtü ama bunu okuduktan sonra, kağıt suya dönüşüp yok olmuştu. Bu küçük su büyüsü, Maji'ye işaret ediyordu Yasemin'e sorduğuna göre.


Tascuno'ya gidip Germania'daki cenazeye yollanmış olan Polyneikes'in yerine geçmesi düzenini çok değiştirmişti ama bu bir fırsat yaratmıştı. Burası bir kıyı kentiydi ve Ilyth'e çok yakındı, hiç tanımadığı amcasını öldürmelerinden dolayı mümkünse köklerini kazımak istiyordu; babası onu oraya gönderdiğinde bu yapacaklarını kabul etmiş oluyordu, ya da başka gidecek biri kalmamıştı ve en yakında o vardı. Her neyse, planları vardı... Tabi önce Houri'yi görmüş olanları yanında ağırlaması mantıklı olacaktı. O kente saldırmak imkansız olsa da, ülkenin durumundan haberdar olabilirlerdi, ya da dinlerinden.

******

"Evet..." diye mırıldandı Pollux. Karşısındaki Zeus sunağı, içler acısı bir şekilde, Sönmeyen Ateş vesilesiyle yakılmıştı.  Havaya dumanlar yükseliyordu fakat kendi giydiği ay beyazı zırhına yaklaşmıyordu. Şimsekler çakıyordu bir de öfkeli bir şekilde ama şimdilik kimseye isabet etmemişti, etmemesini planlıyordu. Selene ahalisi işini gücü bırakıp gelmişti, Agenor yanında, Nestor hayretler içinde arkasındaydı. Konuşma zamanı geldi. "Bir zamanların yücesi saydığım Zeus, duy beni!" diye haykırdı. "Şuraya yerleştiğimden beri, hiçbir şekilde yardım eli uzatmadın şu arkamdaki insanlara! Hakkını asla yemem, fakat dualarıma bir kereden fazla yanıt vermedin! Erytria ve Artemno insanlarını sen verdin belki ama Athena ve Artemis yardım etti bana. Sen her şeyi gören kayandan, nasıl da telaşlandığımı izlemekle kaldın! Sana en büyük uğraşımla yakaladığım hayvanları burada kurban etmeme rağmen, bana zaferle ilgili-ve kimsenin anlayamadığı, o zehrin aslında müttefikin bilinmeyen zehri olduğu-, alametini bile Poseidon gönderdi! Eskiden kendisinden iğrenilen Hades bile bana senin vermediğin yardımı verdi! Kendi oğlun Herakles bile sana yalvarırken öldü! Şimdi söz sırası bende, şu yanan ateş, seni diğer tüm tanrılaı-rın kudretiyle lanetlediğimin işaretidir. Dumanın en yükseğe çıktığı yeri eminim görüyorsundur, o dağın zirvesi işte Hades'in Tahtı olacak!" Bunun üzerine, yanındaki şaşkın kalabalığın bir kısmı onu destekleyen bağrışmalar çıkardı, kimileri de, "Bu aptallıkk! Bizi kim koruyacak sanıyorsun?", "Hades'in cevap vereceği ne malum?" diye haykırdı.

 Ancak Pollux onları umursamadı. Haklıydı da. Alevler bir an daha da yükseldi ve içinden bir siluet çıktı, bu siluet giderek belirginleşti ve zarifçe ayağını ateşin dışına attı. Onu görenlerin çoğu, büyücü tanrıça Persephone'un kendisi bile sandı. Fakat değildi. Tamamen siyahlara bürünmüştü, elbisesinin kolları ve ayak bilekleri açıktı sadece. Elbisesiyle aynı renk olan saçları parlıyordu. Göz rengi bir zamanlar farklıydı belki fakat Hades'ten gelmiş biri olduğunu belirten gri renkteydi gözleri. Daha fazla bir şey söylemek gerekirse, güzeldi. Çoğu kişi güzel olduğunu düşünüyordu ve tehlikeli bir güzellikti bu. O, Persephone ya da Afrodit dalan değildi, o Cadı Medea'ydı: "Hades yakarışlarını duydu ölümlü." dedi. Bu dil, bilinen ortak dilde değildi. Sebebini o da anlamasa da, Pollux denileni kavrayabilmişti. Sonra akıcı bir şekilde, o an için çıkardığı belli olan kalın bir sesle konuşmaya devam etti: "Ben Medea. Senin gibiyken, Persephone'un en büyük rahibesiyim ve şimdi de o ve kocası Hades'in hizmetindeyim. Karanlığın Efendisi bu adaktan çok etkilendi, sana mesajıysa, ateşin gelişimle havaya yükseldiği uzunlukta, onun boyuna ve ihtişamına uygun olmasını emrediyor. Bense, hizmetinizdeyim lordum." son iki kelimeyi ortak dilde söylemişti, bu insanların kendisinden korkmaması içindi. Kimse bir şey söyleyemiyordu, sonunda Pollux konuştu, "Seni görmek benim için bir onurdur güzel büyücü! Dediklerini kabul ediyorum, Hades'in ihtişamını her yerden görübilecek bir yere taşıyacağım." Cadı gülümsedi. "Onun ihtişamı zaten bastığın yerin altında. Bir insanın korkması için aşağı bakması yeterli."

******

Bu olanlardan sonra, Pollux'a bir mektup geldi oğlundan. Tascuno-Thebas'taki büyü okulu başarılı olmuş gibiydi. Tydeus'tan bir büyü okulunu yönetmesini istiyordu. Çok masraflı bir işti bu ama savaş haberi gelince tüm planlanan gelişimler iptal edilmişti. Böyle olunca da bazı kaynaklar açıkta kalmıştı, gelecek için biriktirmek yerine bu işe kullanmak karlıydı. Şimdilik Almoria ve Ilyth'den hiç elçi gelmediği için güneye kaynak keşfedecek adam göndermek akıllıca değildi. Pollux mümkün olursa, elini başka bölgelere uzatmayı düşünüyordu. "O süre zarfında öğrendiklerini başkalarına aktarmakta zorlanacağımı sanmıyorum aslında." dedi Tydeus. "Maji kullanıp herhangi bir zamanda büyü yapabiliyorum ve yaratmayı deneyeceğim, bilmekle sınırlı kalamam." Pollux, "Medea'dan yardım alman gerekecek. Bunu başarabilecek miyiz bilmiyorum, Tatarlar'ın başka büyü okulları var ve Iason bunu kolay görüyor olabilir. Ama bilmiyorum, zor olacak kesinlikle ve Mymirdonlar'ın bilgisi sana yardım etmeyecek. Medea'dan umut etmek zorundayız." dedi. "Güven bana." dedi Tydeus.

******

Sütunlara baktı Tydeus. Mermer ustalıkla işlenmişti, üzerlerinde büyüyü temsil ettiğine inandıkları kırmızı renkte, Ares'in Gözü'ne benzeyen taşlar ve yeşilleri vardı. Medea'nın isteği üzerine kapının tam üstünde Persephone'un temsili olan çiriş otu (Asphodel) bitkisinin bir kabartması vardı. Yukarı doğru yükselen yaprakları beyaz mermer, kimi kısımları kahverengiyle süslenmişti. Hayatlarında ne iyi, ne de kötü olanlar ve Minos'un karşısına çıkıp Elysium yahut Tartaros arasında seçim yapmak istemeyenler Asphodel Çayırları'nda dolaşırdı. Bu göz kamaştırıcı manzarayı gördükten sonra etkilenerek kapıya doğru bir adım attı, ve sonra ikincisi ve üçüncüsünü.

 İçeri girdiğinde, meşalelerle aydınlanan karanlık koridora girdi. Sağa dönüp ilerledi ve solundaki bir kapıdan geçip çiriş otlarıyla bezeli bir bahçeye çıktı, bahçede su bükücü yetiştirmek için küçük bir göl, gölgeye hükmetmeleri içinse  üstü kare sütunlarla kaplı, altına ışık düşürmeyen köşelerde dört sütun vardı. Bu çiçekler, doğayı da önlerine seriyordu kullanmaları için. Göl, ayrıca Kış'ı kullanmalarını sağlıyordu onu biraz ısıtıp soğutarak kara dönüştürmelerine yarıyordu. Bahçenin tam ortasındaysa, yuvarlak bir çember vardı, kalıcı olmayan boyut kapılarını açabilmeleri için ileri düzey öğrencilerin. Yaratmak içinse tüm alan önlerindeydi. Tydeus karşısındaki gençlere baktı. "Genç ve temiz ruhlar. Büyü hakkındaki kötü düşüncelerle lekelenmemiş." Bunlar tüm derslerin uygulamalı gösterimi için orada toplanmış büyücü adaylarıydı. Diğer odalar iksirler ve yazılı kaynaklar için ayrılmıştı.

"Hoşgeldiniz,"dedi. "Persephone'un sırlarını öğrenmek için." Öğrencilerin hepsi başlarıyla ona selam verdi. "Öncelikle, Maji'yi nasıl kullanmak istiyorsunuz?" diye sordu. Bir genç, "Ne için kullanabiliriz?" diye sordu. Tydeus gülümsedi. "Adın ne?" dedi. Oğlan, "Pellas." dedi. "Peki, Pellas. Ne yapmak istersin? Şu göle bak. Bu suyu -içmek dışında- nasıl kullanmak istersin?" diye sordu. Pellas ve tüm çocuklar düşündü. "Ben bir örnek vereyim." deyip göle baktı büyücü. Ellerini kaldırdı, suya odaklandı ve kendine doğru çekti. Şaşkın gözler izlerken, gölün suyu adamın yanına kadar geldi. Onu şekillendirdi ve bir at çıktı ortaya. Ve yine bir şeyler yapıp bir ip  meydana getirdi atın boynunda. İpi tuttu ve sessizce mırıldanıp atı koşturdu, at çok ilerlemedi ama ip elinde uzadı. "Misal; uzağa bir elçi bile gönderebilirsiniz suyla. Aklınıza ne gelirse." dedi. Öğrenciler alkışladı ve suyla başladılar, hepsi suyu kaldırmayı başardı ve çeşitli şeyler yapmaya uğraştılar.

Bir anda ortaya çıkan Medea, "İyi gidiyorsunuz." dedi aradan yarım saat geçip sudan miğferler, balıklar ve hayvanlar ortaya çıktığında. Kimileri yaraladıkları yerlerini iyileştirmeyi başarmıştı. "Peki, gölgeye hükmetmeyi başarabilir misiniz?" diye sordu. Dikkati ustalıkla üstüne topladıktan sonra, karanlık yere doğru ilerledi ve önce karanlık yüzünden görünmediğini sandıktan sonra çocuklar, duvarlarda bir gölge dolaşmaya başladı. "İyi olacak." dedi Tydeus, hayranlıkla cadıyı izlerken.

******

Artemnos kenti, önemli bir limandı. Fakat, Mildor ve Almoria'ya en yakın kent oluyordu aynı zamanda ve kara savunmasının usta bir lider tarafından korunması gerekiyordu. Agenor gibi bir lider gibi. Son emirler, onun Artemnos'u korumak için çeşitli uğraşlarla şehrin denetimini eline almasına, Telegonus'unsa kuzeyde yeni kaynaklar araştırmak üzere küçük bir maiyetle ülkeden ayrılmasına yönelikti. "Mükemmel." dedi. Şu an baktığı yer, deniz suyunun açılan kanallarla etrafını çevrelemeye çalışıldığı, surları nehrin ortasına alma amaçlanan, çoğu insanın deyimiyle, Nehirkent idi. Tahta surların geliştirilme çabasıyla, geçiş yapmanın bir hayli zor olduğu bir yerdi. Büyücülerin şimdiki çabası, daha önce başarısız olan Dikenhisar adındaki dikenlerden oluşan kaleyi kurmaktı. Almoria'yı engellemek zor olacaktı, Artemnos düşerse bu sefer tüm hazırlıklar aleyhlerine olacaktı.

Argo'dan gelen yaklaşık 1100 mızraklı, şehrin surlarına doğru ilerledi Agenor'un önderliğinde. Büyücülerin bir dahaki hedefi, şehrin ortasında Su Düzlemi'ne açılan bir boyut kapısı açmaktı. Oradan gelecek yaratıkları konrtol etmelerini de Tatar Krallığı'nın yardımlarıyla elde edilen Ruh manası sağlayacaktı. Ne olursa olsun, sıkı bir savunma olacaktı. İlk okullarda da orada açılmıştı, artık ülkede çeşitli ilimler daha rahat genç nesile aktarılacaktı.

Araştırmalar:

Maji(Bilimsel Metod ile bedavaya geliyor.)
Okullar(B. M. ile bedavaya geliyor.)
Matematik( 1 Üretim ve Gelişim.)
Boyutlar(4 Üretim 4 Gelişim 4 Askeri.)

Hamle:

Populasyon artırmak: 2 Gelişim(Argo)
Kaynak Keşfi: 4 Üretim/Telegonus
Dünya Keşfi:3 Gelişim(Amalour Geçici Ordu Karargahı doğusuna gelen bölgesnin doğu tarafları.)
Hades Tahtı: 5 Gelişim,5 metre boyunda.
Tekne limanı kurmak: Halicarna:3 Gelişim
Sur: Halicarna 1 ap geliştirmek, Tascuna 1 ap geliştirmek, Artemnos 1 ap geliştirmek.

Asker & Üretimi:

x11 Mızraklı: 11 ap(Genetik ile 1100 oluyor, ayrıca Agenor'la yapılacak, Agenor 1100'e dahil değil.Argo'da üretilip Artemnos'a.)
x1 Trieme(Artemnos)

Asker Yerleştirme:

Tek değişiklik, Tatar'dan gelecek askerler Tascunoya hepsi, 20 tank ve 30 büyücü hariç.Tanklar artemnosa büyücüler halicarnaya)

Artemnos'u nehirle kaplamak: 2 Gelişim

Dilek: Kaynak Keşifleri Gelişim ve Askeri yoğunluklu gelsin.

Büyü Denemesi: Argo
Büyü Denemesi: Kemikadamlar
Büyü Denemesi: Poseidon Kapısı

**

Büyü:Okyanusun Ruhu
Büyü:Zeus'un Kalkanı Altında
Büyü:Dikenhisar
Büyü:Gölge Suikastçisi

Büyü Okulu:Tascuno'dakine 10 Gelişim katkı, Argo'daki de 10 Gelişim ve 10 Üretim.

Not: Tüm güç iksirlerini çoğaltıyorum. Mümkünse Maji'yle güçlensinler.

Diplomasi:

Serbest Adalar Birliği'ne elçi, teklifi DM tarafından biliniyor.
Amalour Krallığı'na elçi, teklifi DM tarafından biliniyor.
Utheril'deki Ilyth'e:

-Patroklos ve Zethos'a yaraşır mezarlar yaptırılacak Utheril fethinin destekçileri ve sadık yarcımcıları oldukları için. Ya da bizzat Selene'ye getirilecek.
-Selene Devleti'ne tüm ölülerinin teçhizatları geri verilecek. Cesetler için de 1. madde geçerli.
-Herhangi bir savaş olana kadar iki ülke arasında hiçbir bağ yok.

Kral Pollux. Elçilerin fazla oyalanmasına lüzum yok. 

Toplam:19 Üretim, 37 Gelişim, 19 Askeri.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Bölüm 15-Mağaradaki Geçit




Şafağın kızıllığı Argo'yu aydınlatırken, Seleneliler sorulara çözüm arayacak bir güne daha başlıyordu. Kendi başlarına çözemeyecekleri olaylar aldı başını yürüyordu; denizin dibinde bulunan bir geçit benzeri platform, tanrıların gönderdiği ne olduğu belli olmayan pirinç pusulanın gösterdiği Ilyth kenti... Ya da güneydeki Utheril kentine yapılan saldırının sonucunun ne olduğu sorusu. Aslında o kadar zor çözülecek sorunlar değildi bunlar, ancak Seleneliler komşuları tarafından binevi dışlanıyordu.

Mildor kentinden yola çıkan birliklere ne olduğu, Ilyth büyücülerinin meraklarını giderebilmelerine yardım edip etmeyeceği, Natzii'den bir saldırı gelirse onlara kimin yardım edeceği... Ancak bu unutulmamalıydı ki; hiçbir zaman muhtaç olmamışlardı.

* * *


Sabahın erken saatlerinde Pollux limanda kısa bacaklı bir masada oturmuş, büyücü Kaliphon'la koyu bir sohbete dalmıştı. "Gördüğümüz o geçit benzeri kapının ne olduğunu kavramamız için ilmimiz yeterli değil." dedi Kaliphon. "Komşu devletlerden yardım almak şart." Kral da böyle düşünüyordu, "Ama," dedi, "bildiğin gibi savaştaki yol şartlarının uzattığı varış süresi yüzünden şu an fazla sevilmiyoruz. Normal şartlarda bunu isteyebilirdim ama şu an topraklarında zaten inceleme yaptığım ve beni pek sevmeyen bir milletten tekrar yardım isteyemem. Almorialılarsa Mildor'u toparlamakla meşgul olacaktır, bizi pek umursamazlar." dedi.

"Haklısın ama bu bahaneler araştırmamız gereken şeyi geciktirmiyor Pollux. Er ya da geç bunu kavramamız gerek," diye cevap verdi ciddi ve öenmli bir konuda konuştuğunu belli eden yüz ifadesiyle, "ülkenin yoğun olduğunu biliyorum ama beni biraz dinlersen, Büyü Okulu açabilme kademesine gelebiliriz. Bir Büyü Okulu açmak çok zor ve masraflıdır ama onu açabilecek hale gelirsek başka manalarla güçleri kavrayabiliriz.", "Yine de yardıma ihtiyacımız olacak." diye kestirip attı Pollux. "Bu şeyin ne olduğunu anlamadan alakasız bir manaya yoğunlaşırsak faydasız bir şey yapmış oluruz ve hiçbir işimize yaramaz." Kaliphon başını salladı, "Ama hala çok usta olmasa da bu konuda bilgisi olan birileri var." dedi. "Tatarlar uzun süredir sadık bir müttefikimiz ve iç sorunlarını çözdüklerini, bu konularda bilgi sahibi olduklarını duymuştum."

Pollux bunun üzerine biraz düşündü, fena fikir değildi aslında. Kesin bir söz dinlemek daha çok işine gelirdi ama işi Tatarların ve kendi büyücülerinin mantık yürütmesini duymak zorundaydı. "Öyle olsun o zaman." dedi. "Şimdi gidiğ Bahçesaray'a haber salın ve bazı büyücülerini yardımımıza göndermelerini söyleyin." bunun üzerine Kaliphon hala ciddi bir ifadeyle ayağa kalktı ve başıyla selam verdi, "Umarım işe yarayacak." dedi ve gitti. Ardından Pollux da kalktı. "Yeniden denize bakmam gerekiyor." dedi. "Bu mağara elimde kalmalı ve geniş körfezi idare etmem için bana filolar lazım, güneyle ilgilenmem yerinde bir karardı ve şimdi elime geçen fırsatlarla ülkemin tüm çevresi kendi lehine işlemeli."

O sıralarda Agenor yeni askerlere talimler yaptırıyordu. Tankları kullanması oldukça zordu fakat savaşçılar gittikçe daha iyi nişan almaya başlıyordu doğrusu. Agenor sert bir hocaydı, hatayı kabul etmezdi ve gençlere mızrak talimi yaptırırken bizzat yanlarında dururdu. "Böylece karşındaki adamı öldürürsün, önce kendin ölmeden tabii." dedi yayı gerip oku kirişten geçirmekte neredeyse ustalaşmış olan birine. Polyneikes'i gördüğünde ona hedef tahtasına bakmayı söyleyip yapılı, diplomatlık becerisi olan adamın yanına gitti. "Yeniler nasıl?" diye sordu Polyneikes. "İdare ediyorlar." diye cevap verdi iyi olduklarını inkar edemese de sertliğinden vazgeçmek istemeyen Agenor. "Kısa süre içinde batıya doğru hareket edeceğiz." dedi konsey üyesi. "Sınırları Akhilleupolis'ten Ilyth topraklarına kadar ileri götürmemizi istedi kral. Nehirlerin suladığı topraklarda kalın surları olan büyük bir şehir kurma çabasında. Şehrin muhafızlarının bir kısmını alacağımı söylemeye geldim, onlarsız idare edersin değil mi?" Agenor güldü, "Tek başıma onlara bedelim. Sen işine bak, körfezi tamamen alıyoruz demek, bu büyük bir başarı olacak."

* * *

Şafakta kuzeyden, Amalour Krallığı'ndan bir haberci geldi. Uzaklara giden turnuva dövüşçüsü Stheneloia'nın başına gelenlerle ilgili haber getirmişti. "Gölge Thur'stad'la dövüştü. Gerçekten dişli bir rakipti." dedi. Pollux'a savaşın ayrıntılarını anlattı. "Tanrılarınız ona bir güç bahşetti ama hasmı gerçekten gördüğüm en şanslı kişiydi. İkisi de iyi bir dövüş verdi seyirciye." diye bitirdi sözlerini. "Gerçekten de haklısın." diye cevap verdi Selene kralı. "Ancak her şeyin mübah olduğunu bilerek girmeyi kabul etti Hades'in oğlu ve hakkıyla yenildi, elbet bu şansızlığı beni kahredebilir ama Thur'stad'a saygı duymak zorundayım. Ondan ölümü adına geleneklerimize uygun bir cenaze yapabilmek için Stheneloia'nın tüm teçhizatlarını talep ediyorum. Vermezse, kaderini karabüyücü namıyla anılan tanrılara bırakırım." dedi. Amalourlu elçi bir şey anlamasa da saygıyla reverans yaptı ve gitti. Lord Nestor Pollux'a sordu, "Elbet saygıyla durman gerekir ama neden bu kadar tepkisiz kaldın? Resmen şansıyla kazanan birine yenilmiş yüce Hades'in çocuğu!" dedi.

Ama Pollux'un aklında çok başka düşünceler yatıyordu. "Ona üzülebilirim ama güneyde sağ mı ölü mü olduğunu bilmediğim yeğenim beni öylesine kahrediyor ki; gönlümde yeni bir acı için yer açmam zor. Ama Sthenelos'un ölümü ve Thur'stad'ın bu elçiyle onun teçhizatlarını vermeyişi farklı şeyler ifade ediyor." dedi. "Peki karabüyücü tanrıların adını almanın ne gereği vardı?" diye sordu ihtiyar adam. Pollux şüpheyle, "Onların kim olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Belli ki bunu Vicdan uydurmamıştı ve başka bilenler de vardı. "Sadece acımasız olduklarını duydum gençken." dedi Nestor. Pollux da onlar hakkında yeni bilgiler elde edemeyeceğine üzülerek başını çevirdi. "Öfkemdendi." dedi sadece. Ama aslında Ares'in Gözü'nü kastediyordu. Onu Stheneloia'ya bir süreliğine vermişti ve lanet kendi üstünde kalmıştı bu sayede. Ama o taşı kaybedince Vicdan tamamen Thur'stad'ın üzerine yüklenecekti. Ama geri verirse belki geçebilirdi, kestirebilmek zordu. Karanlık tanrılar herhalde bu manzarayı görebilmek için yapmıştı onu.

Askeri iksirlerden sonra da bunları yeterli görmemişti Lord. Derhal tüm iehirlere haber salmıştı, bu sıvıları geliştirmenin ilimcilerin en göz önünde tutacağı şey olmasını emretti. Bir süre sonra büyüyle, Maji'yle, tanrılara adaklarla bunu başaramayan bilgeler yenik düşünce Eurymachos isimli bir bilim adamı Genetik araştırmalar yapmış ve başarmıştı. Bu, ileride bir insanın tıpatıp benzerini yaratmayı bile mümkün kılıyordu. En ağır yaralar bile tedavi edilebilir olabilecekti geliştikçe. Ve Pollux'un ilk kütüphanede bulduğu formülü açtı: bunları serum haline getirip insanların genlerine aşılamak. Fakat barbarca bir insanı iğrençleştirme aracı değildi bu, hücreleri güçlendiriyordu, yani bedenlerin ve organların yapıtaşlarını. Tabi halkın bunu daha iyi anlayabilmesi için öncelikle süreli serumlara başlandı ve iksirlerin devri bitmesine rağmen yenileri de depo edildi her ihtimale karşın.

Ülkeiçi gelişmelerin ardından bir iyi haber daha geldi: Tatar büyücüleri evlerine dönmeden önce Selenelilerle birlikte o platformdaki şeyin bir boyut kapısı olabileceğini söylediler. Büyücü Kaliphon nihayet Pollux'a bu yakın tahmini bildirdiğinde Büyü Okulu öğretmenliği seviyesine ulaşmaya hazırdılar. Büyücüler gayretle çabaladı ve sonunda; Boyutsal, Kış ve Gölge manalarını kullanmayı başardılar. Ardından orası hakkında bir karar varılması gerekti. Kimileri büyümesini durdurmak, kimileri yok etmek istedi boyut kapısını. "Bir fikrim var." dedi Telegonus. "Madem bir şeyler yapmak elimizde, bence bu dediğiniz gibi bir boyut kapısıysa büyümesin ve genişlemesini durduralım, ardından içine girmeyi deneyelim." Kaliphon, "Bu dediğin o kadar kolay değil ama denemeye değer. Fakat içine gireceksek o kişinin bir korumada olması gerekir, Tartaros(Cehennem) gibi bir yere açılıyorsa misal?" dedi. "Ne olursa olsun, gizemini çözmeyi başarmalıyız." diye son noktayı koydu Pollux. "Akla gelecek tüm büyüleri yapalım, hepiniz mantıklı şeyler söylediniz." sonrasında burası hakkında herkes bir şeyler düşünmeye başladı.

Pollux oradan ayrıldıktan sonra Toxopes'e adamlarını gönderdi. "Körfezin kıyısındaki büyük gölün yakınındaki verimli alanlara kurulu şehrin gelirlerinin bir kısmına karşılık, Serbest Adalar Birliği'nden bize kimi ihtiyaçlarımız için hammedde gibi şeyler vermeyi kabul edip etmediklerini sorun. Asker vermeyi teklif ederlerse de, bu ülkeyi sadece Akhaların koruyabileceğini söyleyin." diye emir verdi. Elçiler onaylayıp yola çıktılar. Pollux da gölün kıyısında olan, taştan yüksek ve kuzeye giden nehri içine alacak şekilde uzun duvarları ve ortasında bir kalesi olan, gerçekten verimli alanlara hükmeden Halicarna'ya gitti ve Skamandero adını verdikleri nehre bir triemenin yarısı büyüklüğünde sandaldan daha büyük teknelerle nehrin bittiği yerlere kadar olan bölgelerden de haberler getirilmesi ve oraların izlenmesini söyledi. Şehir, gölün hemen kuzeyinde iidi. Beyaz taştan surları nehrin doğusuna hükmediyordu ve şehrin en batı ucu bir köprüyle nehrin öte yanına bağlanıyordu.

Yeni şehrin hükmettiği nehrin kıyısında, oğlu Iason ile birlikte manzaraya baktı Pollux. "Burayı sevdin mi?" diye sordu henüz beş yaşındaki oğluna. "Sanki başka bir diyardayım!" dedi Iason şaşkınlıkla. "Burası senin diyarın." dedi Pollux. "Gereken yaşa geldiğinde, buraya sen hükmetmeye başlayacaksın." dedi. Alçakgönüllü Iason, "Hepsini mi?" diye sordu heyecanla. Kral gülümseyerek evet anlamında başını salladı. Kendi gibi Kuzgunkarası saçları, mavi renk gözleri olan çocuğuna baktı. "Keşke Patroklos da burada olabilseydi..." diye düşündü, sonra dişlerini sıktı. "Yeğeni onu savaştan zaferle dönen bir komutan olarak örnek alsa çok daaha iyi olur...Umarım."

* * *


Birkaç günün ardından Argo'dan elçiler geldi. "Lordum, Tatar Krallığı'ndan size bir teklif var." dedi haberci. "Bizim sınırlarımız içinde, Tascuno isimli bir şehir kurmayı teklif ediyorlar. Şartları şöyle:


Şehir limanında iki ülke de gemi bulundurabilir.
Taskun ya da şehrin başka bir lideri, iki kralın da izni olmadan hareket edemez.
Şehrin vergileri şehrin liderine aittir.
Şehrin ticaret geliri Tatar Hanlığı'na aittir.
Şehirde iki ülkenin tüccarlarına ticaret ve hukuk alanlarında ayrıcalık tanınacaktır.
Eğer istenirse şehre 2 ile 40 kişi arasında bir denetleme komisyonu kurulabilir. Bu komisyonun yarısı Tatar, yarısı Selene olacaktır.
"

Bu yeni gelişme üzerine Pollux biraz düşündü, o sırada elçi, "Ayrıca 100 tank ve 500 savaşçıyı himayenize gönderdiler efendim. İlişkilerimizi geliştirmek istiyorlar." Kral Toxopes hakkındaki kararını düşündü önce, onlardan da Halicarna'da ticaret yapmak istemişti ama askeri vergileri kabul etmemişti, bu Selene kanının ötesinde, korsanlara bu konuda güvenmediğiydi ama mert müttefiklere güvenebilirdi. Sevmediği bir iki şart dışında kabul etmeye karar verdi: "Madem öyle, tamam. Fakat benim de şartlarım var ve bilinmesini istiyorum. Öncelikle, madem ticari gelirleri istiyorlar tamam ama kendi sınırlarımda işlenen ve korunan bir kentten daha fazla fayda elde etmem gerek. Üretimlerin %50şer bir şekilde bölünmesini istiyorum. O üretilen hammeddeleri istedikleri yerde pazarlasınlar ya da şehrin pazarından faydalansınlar, bizim kısmı Toxopes ya da Halicarna pazarlarına götürülür. Bu orandan hoşnut olmazlarsa konuşup düzenlenebilir. Ardından, deniz korumasının yarısını üstlenmelerini istiyorum. Şehirde dört kadırga bulunacaksa yarısı onların olmalı. Kara savunmasıysa çok büyük bir tehdit olmadıkça yalnızca bana ait. Bu şartlar da konuşulabilir, sadece aklımdaki kabaca bir taslaktı söylediklerim. Çok sert koşullarım yok, kabul ediyorlarsa Seleneli lider Polyneikes olmak üzere Ilyth sınırımıza kursunlar. Böylece hem Ilythle, hem Toxopes'le, hem de Halicarna'yla ticaret yapma fırsatı veriyorum onlarla." ve elçi selam verip hızla Argo'ya döndü.

Araştırmalar:
Genetik: 17 Gelişim, 17 Üretim ve 17 Askeri/Bilimsel Metod ile
Büyü Okulları: 2 Gelişim, 4 Üretim ve 0 Askeri(Seçilen manalar:Boyutsal,Gölge ve Kış)
Varlıklar:1 Üretim ve 1 Askeri

Hamleler:
Şehir Kurmak (Yeri DM'ye bildirildi, olmazsa tekrar ulaşırım zaten):4 Üretim ve 1 Gelişim
x6 Kaynak Keşfi(Telegonus): 6 Üretim
x4 Populasyon artırmak(Nestor/Tüm şehirler kent olacak şekilde, artan Halicarna'ya ve Tatar kentine.): 3 Gelişim
Sınır Genişletme(Polyneikes/Akhilleuspolis'ten karşıdaki Ilyth bölgesine kadar, artan körfezin güneyindeki göle)
:2 Gelişim ve 2 Askeri

Asker & Gemi Üretimi:
Tank(Argo'da üretilip Halicarna'ya)/Agenor: 9 Ap
x2 Okçu(Argo'da üretilip Halicarna'ya): Toplam 6 Ap
Firkateyn(Halicarna): 2 Ap
x1Savaşçı Akhilleuspolis'e: 1 Ap

Sur:
x3 Apye Halicarna'ya sur ve kale
x1 Apye Artemnos'a sur ve kale
Not:Halicarna'daki nehri öbür yana bağlayan köprü için 1 Üretim puanı veriyorum.

Asker Dağılımı:
Yeni üretilenler hariç, Tatar askerleri Tascuno'ya, tanklar Halicarna'ya.
Not:Tascuno,bizim ülkemizde Thebas diye anılacak. Haritada falan; Tascuno-Thebas diye gözükür, Goko'yla konuşurum zaten.
Akhilleupolis'e 100 savaşçıyla 50 mızraklı

Büyüler, büyü denemeleri:
Kaynak keşfi için Doğanın Lütfu
Büyü Denemesi:Zeus'un Kalkanı Altında
Büyü Denemesi:Othyrus Laneti
Büyü Denemesi:Argo
(anlamlarını en kısa zamanda DM'ye ulaştıracağım)
Not:Eski iksirleri de yeni serumları da olabildiğince çoğaltıyorum.

Toplamda 26 Gelişim, 33 Üretim, 42 Askeri harcamış bulunuyorum.(Ben ayaküstü saydım, DM tekrar sayarsa daha doğru olur sanırım.)

Diplomasi:
Goko:
Tatarlar rpmde bahsettiğim şartları yerine getirirse şehrin kurulmasında bir sakınca yok.

Serbest Adalar:
Bundan sonra Halicarna'dan ve Tascuno-Thebas'tan aldığım gelirleri onlarla puan karşılığında devamlı ticaretle pazarlamak istiyorum. Ne vereceklerini kendileri seçsinler.

Ayrıca Tatarların başkentine büyükelçilik açma ve aynısını Argo'da yapmalarını istiyorum. Eğer Serbest Adalar da onlar da kabul ederse, yapacağım büyü tutarsa Aqyar'daki nehri denetimime almak istiyorum, büyü tutmazsa onların olsun.(Argo)

Son olarak, Halicarna tekneleri Utheril yakınlarını ve Natzii yolunu gözlesinler.

25 Kasım 2011 Cuma

Bölüm 14-Selene

.



Şafak doğu ufkunda doğarken şehirde tedirgin bir hava hakimdi. İnsanlar yakında gerçekleşecek savaş yüzünden sıkkındı. Pollux önlemler alıyordu ve içlerine sıkıntı düşüyordu; kuzeyden gelen dedikodular onun da kulağına gitmişti ve çarpışmanın şiddetinin farkına varıp önlemler almıştı. Belki de huzurun kaçabileceği ihtimali sadece fısıltıyken kralın bunu açıklamış olmasıydı bu tedirginliği yaratan.

"Peki ya Lord Patroklos'a ne demeli?" dedi handaki adam. Karşısında oturan Artemnoslu şüpheyeyle ona baktı. "Bence İskeletlerin gönlünü almayı başaran ve onları kendi kuvvetine dahil etmekten vazgeçip Zethos'a yardıme gönderdikten sonra alçakgönüllüğü ve askeri zekasını kanıtladı. Fikri belli değil ama bir planı olduğu kesin." Uzun burunlu bir diğer adam içkisini bırakıp söze karıştı: "Bence bir ordu hiç savaş görmemiş bir komutana verirmemeli. Babası güçlü biriydi ama o henüz kendini kanıtlamadı. Pollux bu topraklara gelirken birçok mücadele vermişti, orduyu idare etmesi gerekirdi. Hem Tydeus Zethos'tan çok daha güçlü ve deneyimli, o neden evinde oturuyor?" sonra şarabını kafasına dikti tekrar. Polymeros adındaki muhafız biraz dinlenmek için hana yeni girmişti. "Sizi aptallar, bir şey bilmeden sallıyorsunuz. Tydeus'un hasta olduğu söyleniyor ve bu şehrin savunma planının yarısını Zethos yaptı, adam Mildor'dan haberler gönderip duruyor. Kulağına ne geldiyse; kuzeyde düşmanımızla çetin bir savaş yapılmış, ayrıntılarını bilmiyor fakat önlem alınması gerektiğini krala bildirdi. Kral siz burada sızarken ölmenizi engellemeye uğraşıyor, yeğeni ata binmeyi ilk beceren birliği yönetip kendini ispatlamaya gidiyor. Oğlun nerede Kaliphon? En son ara sokaklardan birinde büyük bir kavgaya girdiğinden dövdüklerim biri olmuştu sanırım." diye dudak büktü. Karşısındakiler cevap veremedi, hancıysa ona bir şeyler sunmak için yanına gitti.

"Bir kadeh şaraba hayır demem. Birini bekliyorum ve geldiğinde beni bulmasını sağla, burası kalabalık. Büyük ihtimalle onu fark edersin, yapılı bir komutan. Zırhında devletin arması var." Hancı başını sallayıp aceleyle gitti. Polymeros oturduğu boş masada beklemeye başladı. Beklediği adam Lord Pollux'un bir büyücüsüydü. Onu özel bir göreve göndermişti, son zamanlarda her türlü desteğe ihtiyaçları olduğunu söylüyordu. Yakın zamanda pirinç pusulanın gösterdiği yer tespit edilmişti ve oraya gitme görevi kendisine verilmişti. Ancak Ilyth ülkesinin yeni şehrini gösterdiğinden öncelikle Alward'a uzun bir yolculuk yapıp orada araştırma yapma izni isteyecekti. Büyücüyse bambaşka bir yere gidiyordu: yine yanlarında bulunmayan İskeletlerin sözünü dinleyeceğini söylemişti, "Her zaman bir bilmece bırakıyorlar bize, ve nasıl oluyorsa bu bilmece çözülürken haklı oldukları ortaya çıkıyor; Kraken'in kaderi ne bizim ne sizin elinizdedir demişlerdi, aslında haklılar. Şu an Tatarlar'a dayandı ve bize hiçbir zararı yok. Gerçi onlar müttefikimiz ama Hades yardım etmemizi istemediyse ve iç sorunlarını çözdülerse, gelecekte daha önemli olaylara vesile olabilir. Güneye bakın dediler, baktık ve bir canavar kafası gördük, ya da 500.

" Eh, şu an uzaktalar ve bulup gelecekte önemli olabileceğini düşündükleri mağara var, bakmanın faydası olabilir." Büyüzülerin suyu kontrol etme özelliği vardı, artık halk onlara Thetis'in Rahipleri diyordu. Kimileyise, Poseidon'un Çırakları. Polymeros aslında artık insanların onlara saygı duyup bağnaz düşüncelerini git gide daha fazla geride bırakmalarına seviniyordu. Akha adını alan bu ırka mensup olanlar büyüden korkardı. Ve beklediği hafif zırhlara bürünmüş büyücü Alkinoos geldi. Orta boyluydu, kara kaşlarının ardındaki ela gözleriyle ona bakıp selamladı. Mavi pelerinini omzundan sıyırmakta olan komutan da başıyla karşılık verdi. Birlikte masaya oturdular ve hancı servis yaptı. "Seni görmek güzel." dedi. Alkinoos, "Seni de öyle dostum." dedi. "Yolculuğa sanırım birlikte başlayacağız, Pollux Elysium'da bizi bekleyecekmiş. O mağarayı gören Patroklos gitmeden önce ona yerini söylemiş. Korsanlar ya da Poseidon'un gazabı engel olmazsa iyi bir yolculuk olacak." Gülümsedi. "Poseidon demişken, bu şarabı ona adamayı unutmamalıyım."

Buluştukları handan ayrıldıktan sonra yola koyulup dağların güneyi üzerinden Akhilleupolis'e, oradan da Elysium'a doğru yola çıktılar. Yolda güney sınırları kontrol etmek iyi olabilirdi, gerçi yol sonunda pek bir önemli şey göremediler ama o kesimlerin değerlendirilmesi iyi olabilirdi, taşlık vadiler bomboştu.

Vardıklarında gidip dinlendiler. Kral daha orada olduklarını haber almamış olmalıydı. Askerler için yapılmış yeni iksirlerden yaklaşık 750 adet vardı. Pollux çoğunluğunu savaşa gidenlere verip kalanları geliştirmeyi düşünüyordu. Bilimsel metodlara önem veriyordu, ayrıca başka emelleri de vardı ama herkese söylemiyordu.

Geldikleri günün akşamında kral onları konağına çağırdı. Lord kapıda onları selamladı. Biraz sohbet ettikten sonra çalışma odasına geçtiler. İçerisi biraz dağınıktı, parşömenler her yere yayılmıştı, eskiden kullandıkları taş tabletler bile vardı. Bir harita açıp masanın üstüne koydu. "Sonunda görüşebildik. Sanmayın ki siz ülkede gezip şehirlerle ilgilenirken ben bu odada oturup parşömenlere çizgiler çizdim. Büyük fikirlerim var ve burada yazıya dökülmüş şekillleri bulunuyor. Öncelikle şuraya bakın-parmağıyla haritada Elysium'un biraz yukarısını gösterdi-, şu yolu izleyerek söz konusu mağaraya varabilirsin. Detayları anlatacağım ama çizimleri hemen vermek istedim. Sana gelince Polymeros, Ilyth'in şehrine gideceksin.."

Polymeros kafasını salladı. "Tamam, dediğini yapacağım. Peki çok da gizli değilse, sen ne planlıyorsun?" Pollux cevap verdi: "Öncelikle şimdilik planlamaya devam ediyorum ama size biraz icap edeyim: Hephaistos'un verdiği ateşin kullanılması gerektiğini düşünüyorum, sunakta öylece durması bir şey sağlamaz. Kuzeyde 'tank' denen, ateş püskürtebilen makinalar olduğu söyleniyor ve bizim de gözümüzün önündeymiş dostlarım. Tükenmeyen bir ateş simya yoluyla demir gibi maddelerin içine hapsedilip püskürtülemez mi? Aslında o mağarayı da bu yüzden keşfetmek istemiyor değilim, sonuçta tanrısal bir yer olduğu kesin ve içindeki bizim açımızdan iyi bir şeyse gerçekten, şu zor dönemi atlatmaya ve bu gelişmeleri sağlamamıza yardımı olabilir." Polymeros,"Ayrıca pusulanın gösterdiği yeri arama sebebin de bu sanırım." dedi. Pollux'un başka sebepleri de olduğu belliydi ama evet anlamında başını sallamakla yetindi. "Son olarak, askerlere faydası olacak bu iksirleri geliştirmeyi düşündüğüm zaten biliniyor, bu dedikoduyı yaydım çünkü yardımı dokunabilecek herkesin desteği gerek." Bunları söyledikten sonra bir şeyler ikram etmek için konukları dışarı çıkardı, o sırada Polymeros kağıtlardan birinde "Athena Bi-" yazısını okuyabildi.

Sabah gitme vakti geldiğinde Pollux gemileri limana çoktan indirtmişti. "Sakin bir yolculuk olsun." dedi. Mürettebat onayladı. Triemede yerlerini aldıklarında diğer gemi de yola çıkmak üzereydi. Pollux Polymeros'a bir mektup verdi, "Bunu oraya vardığında Alward kralına götürmelerini istediğimi söyle. Ülkede dolaştırsınlar, bu onları bir birliğe davet etmemin resmidir. Beş gün önce bir rüya gördüm ve bu kararı aldım, dünyada bir zincir oluşturmak istiyorum. İnsan haklarıyla ilgili. Bunu imzalayan milletler üç ana madde ve kendi belirleyecekleri maddelerle halklarına bir takım haklar verecek. Amacım dünyada insanları yüceltmek, yurduna hiçbir faydası olmayan bir ayyaş bile insandır ve eşitlikte payı vardır. Adıysa Adalet Tanrıçası Athena'dan geliyor." Polymeros, "Harika bir lidersiniz lordum." dedi. Reverans yaptı ve geminin yönetimini eline aldı, Pollux da karaya indi.

Aslında bu kararı almasının kendince çok sebebi vardı, elbet insanlara önem veriyordu ama savaş arifesi bunun için uğraşmak faydalı olup milletini evrenselliştirse de vakit kaybı sayılırdı. Beş gece önce, Lord Pollux Vicdan tarafından tekrar rahatsız edilmişti. Ama bu çok farklıydı; rüyasında Poseidon felaketinden önce, daha Selene Medeniyeti kurulmadan, Daidalos devletinin başkentindeydi. Çeşmenin yanında Patroklos'un babası ve arkadaşlarıyla oturup şakalaşıyorlardı, önlerinden bir köle taciri geçti. Elindeki adamları kırbaçlıyordu. Onları fark edince, "Genç lordlar, önünüzde bu sefillere eziyet ettiğim için bağışlayın beni." demişti. Pollux da gençliğinin bilgisizliğinden ve arkadaşlarının önünde acımasız, tam bir erkek gibi görünmek için, "Sorun değil. Devam edin. Köleler sizin sonuçta." demişti. Vicdan birçok anısı içerisinde bunu seçmiş, sonra bu noktadan sonra anıyı farklı bir hale getirmişti.

Kendisi köleydi ve karşısında Tydeus'un değişmiş hali, Vicdan'ın yanında gördüğü ölüler ve kendi vardı. İskeletler ona bakıp gülüyordu uzaktan, bu İskeletler bile seni kurtaramaz demek sanırım diye düşünmüştü o an. Sonra ölüler onu kırbaçladı, kılıçla yaraladı ve eziyet etti. O davul seslerini gene duydu, bu sefer Tydeus'tan geliyordu. Uzun süredir böyle kabuslar görüyordu ve içini rahatlatmak için bir çözüm olarak düşünmüştü bunu. Bu anıdan sıyrılıp sessiz sahilde yürüdü, uzaklaştı. Kafasını toplamak istiyordu, zaten Ares'in Gözü'nü Vicdan'ın anlattığı şeylerden beri Tydeus yeniden uyanmasın diye yanında taşıyordu. Bu onu çok yoruyordu, sabah akşam çalışmak da cabası. "Merak etme." dedi arkasından bir ses. Birden arkasına döndü ve karşısında ay ışığı saçan beyaz elbiseli güzel bir kadın çıktı. "Geçmişinde kötülük yok, bilinçsizlik var. Gençliğinin ateşi değil, bu yaşında bilinçli bir adam cinayetler işlese bile bunu bilinçsizlik olarak yorumlarım. Hiçbir insan tanrı ilmine vakıf olamaz, olsa da insan olarak kalmaz. Kendisine acınmasını hak ettirsin, aklını kullanabilsin yeter ki. En iğrenç kral bile bu yüzden hatalar yapar. Sadece kader tanrıçaları bunları sana fazla görüyor, tanrılar seni çoğu zaman cezalandırmak için değil güçlendirmek için sınadı. Ben sınamadım, zaten yeterince derdin vardı ve yardım ettim.

"Ama sana fazla görülen ve kötülük olarak anılan davranışlarının yanında iyilik de var. Onları unutabilmeni beynini buna zorlamak değil yaptığın iyilikler sağlar. Seni şimdi, tanrı ilmimle üzerindeki tüm sıkıntılardan esirgiyorum, madem tanrılar seni sınadı, şimdi bu dönemde ne öğrendiğini göster. O zamana kadar, kristalinin ağırlığı da Vicdan'ın baskısı da yok." ve kayboldu.

Argo'ya döndüğünde amaçladığı işlere girişti ve bunların hesaplamalarının ardından gelir-giderlerin bilançosunu istedi. Altından kalkabileceklerdi. Agenor'un acemilere yaptırdığı talimi izledi. Sonra karısının yanına gitti, eve dönmek güzeldi. İolkaste'yi sık sık görmek için elinden geleni yapıyordu. Yanına gittiğinde İolkaste hemen koşup boynuna salırdı. "Nedir seni bu kadar sevindiren şey?" diye sordu. Kadın onun yanağına bir öpücük kondurdu ve, "Kendi çocuğunun olacağını ilk senin bilmen gerekir diye düşündüm. " deyip gülümsedi. O an Pollux bir şok geçirdi, içinden Hera'ya teşekkürler ederken, "Vicdan sanırım gerçekten peşimi bir süreliğine bırakıp huzura kavuşabilmeme izin verdi." dedi kendi kendine.

Araştırmalar:

Zırhlı Birlikler:7 Gelişim, 8 Üretim, 10 Askeri
Bilimsel Metod:15 Gelişim, 15 Üretim

Hamleler:

4 Kaynak Keşfi(Telegonus)
1 Populasyon artırmak(50 Erytria'ya, 300 Artemnos'a, 50 Argo'ya ve gerisi Akhilleupolis'e.

Asker Üretimi:

Tank(Artemnos):9 ap(Agenor)
Berserker(Artemnos):6 ap(Agenor)
Süvari(Artemnos):5 ap(Agenor)

(şimdiye kadar Coıh'e x1 savaşçı,x1büyücü,x1İskelet ve x1 süvari göndermiş oluyorum)

Not:Ilyth'e de mağaraya da birer Trieme gidiyor

İksirlerden savaşa giden İskeletler hariç tüm birimlere veriyorum.(325 tane vermiş oluyorum sanırım)75 tanesi Coıh'e hediye.(artanlar kalacak)Kalan iksirleri saldırı puanı yönünde geliştiriyorum Bilimsel Metod'la ve çoğaltıyorum.

Büyü:
Okyanusun Ruhu ile o mağaraya girmeyi umuyorum.

Dilek:
Bilimsel Metod Araştırmasında ucuzluk.

4 Kasım 2011 Cuma

Bölüm 13-Kristalin Bekçisi ve Bilimsel Güç



Lord Pollux'un başı feci derecede ağrıyordu. Yürümeye devam etti ve günbegün azar azar iyileşse de neden hala kötü durumda olduğuna lanet etti. Ağaçların sık olduğu yolda vakit geçirirken daha huzurlu oluyordu ve devletle ilgilenmek için kendini daha iyi topluyordu. Kısa süre önce Herakles eli boş dönmüştü ve "Gözünün önündeki şeyi aramak için o kadar uzağa bakmana gerek yok." demişti. Keşfe kendisinin gitmek istemesinin sebebiyse meçhul değildi. Sonra yeğeni geldi yanına.

"Seni gördüğüme sevindim." dedi. Patroklos gülümsedi ve ona eşlik etmeye başladı. "Neden yanıma geldin?" diye sordu. Patroklos biraz utanıp sıkıldı ama sonra, "O taş, veyahut da Tydeus'un delirmesi, anlayamıyorum." diyebildi. Pollux, "Sen de onun gücünden zarar gördüğünden artık saklamak istemiyorum." dedi. "Taşın ne olduğunu ben de bilmiyorum ancak bazı özellikleri var. İnsanı kendisine bağlıyor, toplumdan uzaklaştırıyor, ya da güçlendiriyor. Onu ilk önce Akhilleuspolis'in kurulmadan önce oraı keşfetmek üzere gidip kaybolan Tydeus'u aramaya gittiğimizde gördüm. Elimi uzatıp aldıktan sonra Tydeus ortaya çıktı ve yine onun gözlerindeki o yeşil palırtıyı da ilk orada gördüm.

"Sonrasında bana nedeni belli olmadan kırmızı rengine bürünmüş kılıcıyla saldırdı. Ne yaptığımı bilmemem, kristali kendime siper edip saldırısını karşılamam kurtardı beni. Kendi kılıcı ile ona vurunca, kılıç Ares'in Gözü adını verdiğim eşyanın içine girdi ve Tydeus bayıldı. Sebebini bilmiyorum ama herhangi bir hançer veya kılıcı taşın içine sokamıyorum. O dostumu ele geçiren ifrit her neyse taşla bağlantılı.

"Halktan uzak kaldığımı fark ettiğim zaman onu sakladım, ardından Tydeus uyanıp onu aldı ve bana saldırdı. Bu sefer ilk saldırısından da güçlüydü. Ölü olmamamı sana borçluyum, sen yaratığın dikkatini dağıtınca elimi uzatıp sıkı sıkıya tuttuğu kırmızı kristali almaya kalktım fakat ömrümde çektiğim en büyük acıyı duydum, karşımdakinin de bu acıya maruz kaldığını hissettim nasıl olduysa." Patroklos hayret içinde dinledikten sonra, "Sizi ayırmaya alışınca benim de vücudum ıstırabdan kıvrandı." dedi. Amcası başıyla onayladı. "Peki ne yapacaksın?" diye sordu. "Bir süre yanımda taşımam gerektiğini hissediyorum, ne de olsa başı boş bırakınca cezasına katlandık."

Sonrasında kralın zayıflığı yavaş yavaş dindi. Artık insanlarıyla daha fazla ilgilenebiliyordu. Ancak bir süredir kalbinde bir kötü bir duygu vardı, sanki yapmaması gereken bir şey yapmış gibi. Bundan sıyrılınca Zethos'tan gelen haberleri dinledi. Mildor'a yola çıkmıştı ve duyduklarına öre Kara El Taron orada büyük bir güç topluyordu, savunmasını çok önemsiyordu ve haksız sayılmazdı. Kuzeyden de gelen fısıltılar bu canavarların büyük savaşlara girdiklerini söylüyordu. Zethos yaklaştıkça bu kadar şey duyunca kendisinden Artemnos'u boş bırakmamasını ve yardım göndermesini istemişti. "Doğal Kalkan tarafından korunsak da bu geçiciydi ve adamlarımı burçlara dizmeliyim." dedi Lord. "Tüm planlarım bitince ona gidecek destek kuvvet belirlenir." Fakat kendisi de bu savaşı çok önemsiyordu, bu yüzden en büyük yardımı tanrılardan almakta gördü.

Kendi elleriyle dokuz koç avlayıp sırayla en büyük ve en çok yardım edecek tanrılara sundu; Zeus, Athena, Artemis, Apollon, Thetis, Ares, Selene, Persephone ve Poseidon. Baş tanrı Zeus ve çocukları ona savaşta üstünlük sağlayabilirdi, Thetis suyu kullanmalarına yardım edebilirdi, Selene koruyucu tanrıçalarıydı ve Persephone büyüde çok yetenekliydi. Büyücülerini göndermek en iyi fikirdi, kalan güçler ülkeyi savunmalıydı. En faydalı olacak olan sihirli güçleri iyi bilen Mymirdon birliğiydi. Her tanrıya adağını sunduktan sonra Poseidon'un sunağından tam ayrılıyordu ki denize yukarıdan bakan ve aşağıda bir kumsal olan hoş binanın önünde bir şeye tanık oldu: bir şahin yerden bir yılan yakalayıp uçmaya koyuldu. Ama yılan şahini ısırdı ve yere düştüler; lakin aşağı baktığında kumların üstünde şahinin cesedi vardı sadece. Yılanı aradı ama bulamadı, kurtulmuş da olabilirdi ama ortalıkta yoktu. Zeus alamet göndermek için genelde şahini seçerdi ve bu en yüce tanrıdan gelen hayırlı bir alametti.

Gidip bunu halkına duyurdu, şahin saldırandı ve düşmanı temsil ediyordu, yılansa kendini savunmak için onu öldürmesiyle zaferi simgeliyordu, fakat zaferden sonra yılana ne olduğu belli değildi, halk için de fark etmezdi tabi, sevinçli nidalar yükseldi hep bir ağızdan çünkü onlar az da olsa kendi askerlerinin feda olmasından çok düşmanın yenilmesini umursuyordu. Mutlu olmayan tek kişi Patroklos gibi görünüyordu, Lord gidip neyi olduüunu sormak için tam boğazını temizlerken bir adam koşarak yanına gelip telaşla Yunanlıların adeti olduğu üzere başıyla onu selamladı. "Lordum, size Artemnos'tan kötü haberler getirdim. Halk bir süredir yeni gelenlerle pek samimi değildi ve geçen gün tüm büyücüleri şehirden kovdular, tüm kavga, bir adamın sebepsiz yere Mymirdonlardan birini öldürmesiyla başlamış, başka ölüm haberi gelmedi çünkü zaten tetikte olan muhafızlar kavgayı ancak büyücüler kovulduktan sonra bastırmayı başarabilmiş, ancak büyücülere ne olduğunu bilmiyoruz." dedi.

Meydandaki herkes şaşkınlıkla kendisini gözlerken Pollux bizzat kendim gitmeden bu huzursuzluğu giderebileceğimi sanmıyorum. Ben gidince civardaki her yerde kovulanları aratın." dedi. Sonra ata binebilen az sayıda biri olması halkı gördüklerinde her zaman hayrete düşürdüğünden şaşkın bakışlar içinde mahmuzladığı atı ve seçtiği yirmi savaşçıyla Artemnos'a doğru yol aldı.

Yolda mola verip bir kamp kurdular gece çökünce. Kral uyumak için çadırına girdi ve Morpheos göz kapaklarını kapatıncaya kadar gerginliği yumuşatmasının mümkün olup olmadığını düşündü. Nihayet uyuduğuna korkunç kabuslar gördü. Bir mahzende oraya buraya kaçıyor ama insanın içine korku salan o yerden bir türlü kurtulamıyordu. Terler içinde uyandığında kulağına bir davul sesi geliyordu. Geldiği yönü kestirip çadırdan çıktı. Uyuyakalmış nöbetçileri umursamadan bir süre bir ağaçlıkta yürüdü. Erytria'ya uğramak yerine ormandan giderek zaman kazanmak istemişlerdi, yolun dışına çıkıp iyice açıldığında dağların yakınına geldi ve davul gümbürtüleri orada bir geçitten geliyordu. Nihayet geçide vardığında -zamanı hesaplayamamıştı-, karanlık uzun yolda ilerledi. İçini bir korku sardı ama aldırmadan devam etti. Sonunda yuvarlak bir alana geldiğinde kendi de davula vurmalar da durdu. Çevresine karanlığa alışmış gözlerle baktı, fakat hiçbir şey yoktu ortalıkta.

Sonra beyaz bir ışıltı gördü, gözleri ışığa alışamadan beyazlık yanına kadar geldi ve durdu. Önünde bembeyaz, hayalet gibi yaşlı bir adam duruyordu. Dilini kullanıp "Kimsin sen?" diye sordu. Adam bir kahkaha atıp cevap verdi, "Ben birçok farklı şey olabilirm." Pollux cesaretini toplayıp, "Ne tür bir ifritsin ya da hangi kötü gücün takipçisisin?" diye sordu. Adam bir kahkaha daha attı ve her yer o tok sesle çınladı. "Çok eskiden, Kral Minos denen hükümdardan ya da önce onun hükmettiği yerde bulunan, Olympos'dan bile eski tanrılar vardı. Onların bir kısmı ışığın ve iyiliğin temsiliydi ve diğer kısmı kara büyücülerin dostuydu. Önce ışığın tanrıları hükmetti ama kara tanrılar bir zaman sonra onlarla çarpıştı ve bu azılı kavganın sonucunda şu an Atlas'ın omuzlandığı gök kubbe yere düştü. Bu düşüş tüm ışık tanrılarını öldürdü ve kara tanrıları bayılttı. Bir gün uyandıklarında, hiçbir şey olmamış gibi şakaklarını ovup gülecek olan olan asıl güç, Olymposluları bile dehşete düşürebilir!" Lord ona, "Peki sen de onların bir hizmetkarı mısın?" diye sordu. Adam, "Ben Vicdan'ım." dedi.

"Bana sorarsan onlar en büyük güçtür ama hayır, ben kendi başıma insanlığa hükmederim." Pollux afallasa da belli etmedi ve, "Peki bana bunları neden anlatıyorsun ya da neden buradayım? Davullar nerede?" diye sordu. Vicdan, "Burada hiçbir zaman davul falan çalmadı. O kalbinin atışıydı ve seni buraya istediğim için getirdi. Sana neden mi dünyanın kaderini anlattım? Çünkü bu kaderi çizecek olanlar seni de ebediyen yok edecek." diye cevap verdi. Sonra devam etti: "Aldığın o taş, bizzat Kara Hükümar Büyücü tarafından yapıldı ve onu dünyada bırakmak zorunda kaldı, kendisi yeraltında uyurken. Bu nesne kullanana en büyük savaş tutkusu ve gücü verir. Ve sen ona ait şeyi çaldın, bu yüzden uyanınca seni isteyecek." dedi. "Ben hiçbir şey çalmadım." dedi Pollux. Adam onayladı, "Yo, kendi gözünde çalmadın. Ama onun yanına verilen Bekçi'nin gözünde o Tydeus kendisinin dikkatini dağıtırken sen de gidip ona el koydun. Ölümlü beynin 'Peki beni neden o an öldürmedi?' diyecek, çünkü o kristal Kara Hükümdar'ın insanlarla oynamak istemesinden mi yoksa sadece kendisinin olmasını istediğinden mi bilinmez, eşyasının el koyulabilmesi için sadece sahibinin bırakması kuralını koydu. Ama bu Bekçisi için geçerli değildi, sana saldırıp öldürebilirdi ama sen Ares'in Gözü diye adlandırdığın cismi kendine siper edince onunla ruhsal bağlantısı koptu ve Tydeus'un bedenine hapsolup diğer insanlar gibi bırakmanı beklemek zorunda kaldı. Ve bıraktığında alıp seni öldürmeye geldiğinde başarısız oldu; yeğenin dikkatini kendine çekince kendi başına seni öldürme üzerine yaptığı, yani ruhunu da lanetlemeye çalıştığı, o büyü tamamlanamadı, bu yüzden sen almaya kalkınca onu zorlamış sayılmadın. Bu büyü çok karmaşıktır v bozulunca bir süre bilincini kaybetmesini sağlar." dedi. Ardından devam etti: "Vicdanının rahat etmemesi gerektiğinden, bunları sana anlatabilecek tek kişiydim." Fakat Lord onaylamıyordu, "Bilmeden aldım onu, ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu! dedi.

Vicdan gülümsedi. "İşte, inkar edeceğin için cezanı çekeceksin ya." dedi. Lord daha "Ne cezası-" diyemeden karanlık siluetler kollarını ona uzatıp gelmeye başladı, bu korkunç hortlaklar görenin kalbini dalartıyordu. Kral korkuyla kılıcını çekti ama bu kadar çok yaratığa karşı çıkamayacağını bildiğinden kaçmaya başladı.

Olağanca hızıyla koşarken arkasına bakmamaya özen gösteriyordu. Gelirken bu kadar uzun olduğunu fark etmediği yolu koşarak ona yıllarca gelen bir süreden sonra ormanı geçip kampa vardı. Arkasına baktığında hiçbir şey yoktu ve gün doğuyordu. Bu tuhaf olayı kendine sakladı ancak yola çıkmadan adamlarıyla oraya tekrar gitti, lakin kimse yoktu. Rüya görmüş olabileceğini düşündü ama imkansız gibi geliyordu.

En tez elden Artemnos'a vardığında onu beklediği gibi sevinçle karşılamadılar. Halkın önüne gidip, "Neden mutsuzsunuz Artemnos ahalisi?" diye sordu. Bir adam çıkıp, "Bu şeytanlıklara göz yumduğun için!" dedi. Sonra onu haklı gören fısıltılar yükseldi. "Büyü korkulacak bir şey değildir." dedi. "Siz korktuğunuzu inkar ediyorsunuz ama bu yüzden ona karşı çıkıyorsunuz. Söyleyin, Athena'nın bahşettiği ilmi neden kötülüyorsunuz?" dedi. Oradaki Mymirdonlar Lord'u destekledi. "Bunlar bize yakışmaz." dedi ilk konuşan orta boylu kısa siyah saçlı adam. "Söylesene, Cadı Medeia'yı tanıyor musun? Başına gelenleri bilmen gerekir!" dedi. Yine onu destekleyen sözler duyuldu ve Pollux cevap verdi. "Elbette biliyorum, ancak o aşkının umutsuluğuyla bir günah işledi ve bunun lanetiydi sonunu getiren." dedi. Çoğu kişi ona hak verdi. "Peki ya Kassandra cadısı? Ilion denen ahalinin üyeleri büyüyle uğraşıp bir gece vahşice katledilmedi mi?" dedi. "Onlar da başka birinin günahını üstlendiler dostlarım. Eğer bana yüce Athena söylemese ben de her konuda sizinle aynı görüşte değil miydim? Beni bu yüzden kral yapmadınız mı? Ve yararını da görmedik mi? Doğal Kalkan kuşatığ korumadı mı bizi? Mymirdon halkını bizzat Zeus baba bize acıyıp göndermedi mi? Bundan sonra güzünüzü kulağınızı kapatmayacaksınız! Bunu bilin, biz bu ilime kötü davranırsak cezalandırırız. Onlar da bizdendir ve bundan sonra kimse onlara 'Mymirdon' , 'Yeni gelen' gibi hitap etmeyecek. Mümkünse de 'kardeşim' diyecek çünkü aynı soya mensubuz. Şu an birlik olmalıyız ki ülkemiz ülke olabilsin."

Pollux'un sözleri üzerine herkes sustu. Sesi çok gür çıkmıştı ve insanların önünde savaş tanrısı kadar kudretli duruyordu. Konuşan adam öne çıkıp Mymirdon, ya da artık normal halka mensup dersek, birinin önüne geçti. "Kardeşini katlettim ancak istemeden oldu, amacım sadece onu korkutmaktı. Sana özürlerimi sunuyorum ve barışmak istiyorum. Suçluyum ve bir daha böyle bir olay yaşatmayacağımı kanıtlamak için ilmizi öğrenip dostlarımla birlikte Seleneliler'den ilk büyücü bölüğünü oluşturacağım." sonra adam Pollux'a baktı ve, "Özrünü kabul ediyorum fakat büyülerimi herhangi bir kötü yola sapmak için kullanırsan kelleni acımadan önüme alırım. Kardeşimin borcunu ödeyemezsin ama barışmamız ve Lordumuzu zora düşürmek istemediğimden kabul ediyorum." dedi. Pollux ona gülümsedi ve ayrıldı. Yunanlılar, özellikle Akha ırkına mensup olanlar büyüden nefret etmez korkardı ve korkusunun önüne geçmesinin en iyi yolu üzerine yürümekti. O adam gerçekten mahçup olmuştu ve Pollux'un istediği şeyi yaptı: İleride büyüye isyan etmektense büyüyü öğrenmeyi seçmişti. Böylece Seleneliler ilk ciddi sorunlarını barışa bağlamış olup birçok eski kavmin önüne geçmişti. Kral yeni devrin temelini atıyordu ve bunun için birlik, beraberlik gerekirdi.

Bir sonraki günse yine tuhaf bir şey gerçekleşti: Pollux kent kütüphanesinin arkalarında bir yerde bir parşömen buldu; lakin parşömende çok tuhaf formüller yazılıydı. Büyük ihtimalle kimyasal bir iksiri tarif ediyordu ancak ne olduğunu çözemedi, çok ileri düzeydeydi.

Bunu alıp şehirdeki bilimcilerden birine danıştı. Saçları ağarmış tıknaz adam parşömeni birçok kez inceledi ama formülde kesinlikle bir yanlış bulunduğunu söyledi. "Bu her ne iksiriyse ilfanıma ağır geliyor ve çözmem için üzerinde uzun süreli çalışmalar yapmam gerek; önemli bir şey tarif ettiği kesin ve çözmesi sıradan bilim adamları için zor." bunun üzerine Lord tüm ülkede kimyasal bilgilerin çözülmesi için çalışmalar yapılmasını emretti. Ne olduğunu bilmese de içinden gelen bir ses önemli olduğunu söylüyordu.

Birkaç hafta sakince geçti ve Artemnos ordusu toparlandı. Bu süre zarfında çoğu genç kafasını bilime vermişti ve muazzam bir gelişme vardı. Bu parşömen hem insanların onu çözecek kadar gelişip bununla övünmek için çalışmasına, hem de şimdiye kadarkilerin dediklerine göre kaslar ve beyne etki eden karışımlarla güçlü bir orduya yol açacaktı. Sonunda şifresini çözmeyi başardılar ancak denedikten sonra bir eksiği olduğuna kanaat getirdiler. "Bu zaten bilimin en ileri düzeyinde hazırlanmış ve bazen bilim bile yetersiz kalır." demişti bir adam. "Bu konuda çok gelişmiş değiliz ve başka kimyasal maddeler aracılığıyla çözmemiz mümkün olamaz." işte bu kısım çok kafa yoruyordu. Pollux da gününün büyük kısmını araştırmalar yaparak geçiriyor fakat sonuç alamıyordu.

Bir akşam evine döndüğü sırada bir muhafız koşarak kendisine ulaştı. "Sizi görmek isteyen bir adam var Lordum. Kim olduğunu bilmiyoruz ve yüzünü göremedik." Bunun üzerine Pollux, "Gelsin de kim olduğunu öğrenelim." dedi. Başını kapşonuyla örtmüş, turkuaz-yeşil bir kıyafet giymiş olan adam yanına geldiğinde sadece boyunun orta boy olduğunu görebiliyorlardı. "Sağolun." dedi adam. Muhafız başıyla selam verip ayrıldı. "Adım Aristodes." diye kendini tanıttı başını açan adam. "Büyücülerden biriyim ve burada olduğunuzu öğrenince bazı haberler getirdim, gizliliğimi bağışlayın, barış ihsan etmiş olsanız da böyle daha güvenli.

" Fazla uzatmadan konuya geleyim; kaçışımızdan bir süre sonra Hephaistus'un ateşinin bulunduğu sunağa doğru giderken bulduk kendimizi, bizi kendine çekiyordu. Gittiğimizdeyse bir an mavi parladığını gördük. Gerçekten çok güçlü bir enerjisi vardı ve bir süre onun sırlarını çözmeye çalıştık. Bir süre önce sizin bir formül için tüm ülkeden bilimciler topladığınızı öğrendik ve geçen günlerde önemli iksirin bir eksik dışında ne olduğunu kavradığınızı öğrendik. Bu ateş de tam bir simya aracısıydı ve sizin için önemli olan bu araştırmanızı kimyanın bittiği yerde simya ile çözebileceğinizi düşündük." Pollux düşünceli bir tavırla ona baktı. Sonra, "Bu simya dediğiniz şey de nedir?" diye sordu. "İleri bir ilimdir, bilimsel olaylarda çareniz tükenilse büyü yoluyla daha ileri bir düzeye geçersiniz." diye cevapladı.

Pollux ona tamamen güvende olduklarını söyleyip tanrı almağanınından bir parça getirmelerini söyleyip gönderdikten bir süre sonra Patroklos şehre geldi. Aceleci bir hali vardı ve en kısa zamanda Pollux'a konuyu açtı: "Canavar ordusu Mildor'a yaklaşıyor ve biz halen düzgün bir plan yapmadık. Burada yetişen büyücüleri göndermeyi planlıyorsun fakat yetersiz. Anlattığın o olayda yılanın bilinmeyen bir gücü vardı ki şahini alt etti, bizse kaç adam hangi özelliklere sahip, her şeyi göz önüne sunarak iş yapıyoruz. Kara El durumun farkında ve bir plan yapıyor, kalesine en iyi adamlarını gönderiyor. Fakat Utherilliler de bunu fark etmiş olmalı, iki farklı ülkedeki iki farklı şehre saldıracaklar ve iki kral da önlem almayacak veya birleşmeyecek, öyle mi? 500 kişi olsalar da ne oldukları bilinmiyor ve büyük bir bozguna uğrayıp birçok adamımızı ve en yakın sınır komşumuzun desteğini kaybedebiliriz!"

"Peki ya sen Patroklos? Sen ne yapardın? Kendini benim yerime koy, ülken tehlikede ve sen adamlarını umursamadan yabancı bir ülkeye destek gönderip duruyorsun ve eğer başarısız düşerlerse halkına karşı sorumluluğunu unutmuş bir kral olarak anılacaksın haklı bir halde!" diye çıkıştı Pollux olayı anlamamakta ısrar eden yeğenine. Oysa şöyle cevap verdi: "O zaman komutayı bana ver, küçük bir ordu kurayım ve kimse tahmin etmeden gizlice Akhilleupolis'ten yola çıkarak çatışmanın en kızıştığı anda arkalarından düşmanı bozguna uğratayım!" Pollux onun cesaretine hayran kalsa da hala küçük bir çocuk gibi olduğunu düşünüyordu.

"Ah, Patroklos! Ben canını feda etmene ve ne tecrübesi olduğu belirsiz bir ordu kurmana izin verdim diyelim, nasıl zamanında varacaksın?" Patroklos bunu düşünmüştü. "Ordum atlı süvarilerden oluşacak çünkü." dedi. "Bizlerden az kişiye bahşedilen bu yetenekle bir ordu kuracağız." Pollux yine hayrete düştü. "Sen...Gerçekten buna hazırsın ve savaşa gidip hanedanının adını göklere yazmak istiyorsun öyle mi? Gerçekten seninle gurur duyabileceğimi biliyordum ama bu uçukça bir fikir. Asla akla gelemez!" Yeğeni hiç bozulmadan, "Çalışmadıkça monotonlaşan ve önünde olan iki seçenekten başka bir şey olmadığını düşünen beyinler zaten başarısızlığa uğrar. Bazen bazı şeyleri şansa bırakmalıyız ki tutsun ve daha uygun bir zaman göremiyorum! Hatta İskeletleri de orduma katarım! Bize bu yola gitmemizi öğütleyen onlardı." Pollux bu planı düşünüp bir kusur aradı ama gerçketen harika bir çözümdü. Patroklos'un izah ettiği gibi şansa bağlıydı ve ona izin vermezse en büyük hakareti yapmış olacaktı kendi anlayışların göre;bir oğlanı savaştan uzakta, evde bırakmak.

"Öyle olsun." dedi yeğenini savaşa göndermeye karar vererek. "Ama zor duruma düşerseniz herhangi bir kahramanlık yapmaya çalışmayacak, zaferi erteleyip çekileceksin. Hem kendi iyiliğin, hem de ordunun heba olmaması için. Bu bir emirdir." Bunun üzerine yeğeni ona sarılıp, "Bana güvenmekle hata etmeyeceksin amca!" diye bağırdı. "Hemen Argo'ya dönüyorum." dedi. Ama gitmeden Pollux, "İskeletleri dahil etmeye kalkışma. Madem sancağımla gidiyorsun adamlarım gelmeyecek bir gücü boşuna bekleyip vakit kaybetmeyecek." dedi kendilerine düzgün bir yardım etmemekte kararlı o kadim varlıklar olmadan kazanabilmek için. Patroklos bozuldu ama, "Öyle olsun." deyip atına bindi. "Bu arada," dedi Pollux, "bir gemi mürettebatına pirinç pusulayı ver ve Akhilleupolis'in kuzeybatısına gelen kıyıya gönder."

Sonunda ateş tanrısına ait sönmeyen nimet bir dala tutuşmuş şekilde getirirdi. "Bakalım işe yarayacak mı?" dedi Pollux karışımın doğru kısmını hazırlattıran Pollux. "Dumanı yetecektir." dedi onu elinde tutan büyücü. Başını sallayıp onaylayarak iksiri eline aldı kral. Dumanı yükseldi ve turuncu iksirin bulunduğu şişeciğe girdi. Şaşkın gözler bakarken bu iksir kırmızı renge büründü. "İşte denediğimiz hiçbir maddenin sonuç vermediği bereket!" dedi bir adam. Sonra Pollux ilk olarak kendisi denedi. Bir yudum içti ve birden içine hiç bilmediği madde yayıldı. Aniden sanki zihni çözülüp gerçekten çalışmaya başladı ve bedenini oldukça dayanıklı hissetti. Ama bu yeterli değildi. Kendisinde oldukça güçlü bir savaş büyüsü vardı. Yaşlı beyaz hatırladı birden ama, "Onu çaldıysam eğer, çalan benim ve başkalarıne verirsem suçlu onlar değil sadece ben olacağım. Zaten suçluysam pek fark etmez." dedi kendi kendine ve onu yalnız bırakmalarını söyleyip kristali de iksire değdirdi. "İşte gerçekten simyayı ve büyüyü şimdi kullanıyorum." dedi içinden. Bir an omzunda bir ölüm hissi uyandı, başını zorlukla çevirip baktığında Vicdan bembeyaz eliyle onu tutuyordu. Ardından yok oldu, içinde onun sesi yankılandı: "Üzerine aldığın lanet hep senin üzerine çökecek olsa bile, bununla ondan kurtulmayı biraz daha zorlaştırdın." ...

Gecenin karanlığı her yere hakim olmuştu. Meydanda kimse kalmamıştı ve Argo bomboştu. Bu da istediği şeydi, amcasına bahsettiği o zehir, yani bilinmeyen güç aslında kendi ordusu değil hemen karşısında duran yaratıklardı ve amcası inkar etse de onlarsız kazanmak çok güçtü. Yanlarına doğru yürüdü...

Hamleler:

Kaynak Keşfi x6 - 6 Üretim (Telegonus)

Araştırmalar:

Simya - 8 Gelişim, 8 Üretim
Kimya - 5 Gelişim, 5 Üretim
Diplomasi - 3 Gelişim, 1 Üretim, 1 Askeri
Binicilik - 3 Askeri, 3 Üretim

Asker Üretimi:

Büyücü - 7 AP
Süvari x2 - 10 AP(Agenor)

Asker Yerleştirme:

Büyücü x1 Artemnos'a,
Süvari x1 Artemnos'a,
Savaşçı x2 Artemnos'a,
Mızrakçı x1 Artemnos'a.

Eklenti:Yeni iksiri DM'nin uygun göreceği kaç birim varsa hepsine veriyorum.

Zethos'un yanına x1 Büyücü,
Akhilleupolis istikametinden arkadan Patroklos, x1 Süvari ve kabul ederlerse İskeletler.

Dilek:Daha güçlü asker iksirlerine ekstra güç.(Savunma Puanı ağırlıklı)