24 Ekim 2011 Pazartesi
Bölüm 12-Zar Atılıyor
Hava biraz esintiliydi, pelerinine sarıldı Lord. Günlerdir aynı yerlerdeydi zaten, artık buranın havasına ayak uyduracak şekilde giyiniyordu. Biraz uzak olduğundan soğuk olsa da, sessiz. Evet, sessizlik istiyordu hep. Uzakta, asosyal bir yaşam istiyordu. Nedenini anlayamıyordu ama her zaman yanında olan Ares'in Gözü'nün etkisi vardı şüphesiz.
Kırmızı palırtısı insanı kendine hapsediyordu, zamanla daha çok yanına alıyordu onu ve bırakamıyordu. Ama artık aklını toplayabilmişti biraz, "Yeter." dedi. "Fazla bağlandım buna, yönetmem gereken bir ülke ve insanlar var.", ama Taş'ı atmayı da göze alamıyordu. "Bir yere saklamak en iyi çözüm," dedi. "Kimse alamaz, ben dahil."
Son zamanlarda bu Kristal'i incelemek amaçlı aldıkça bağlanmıştı, bir etkisi vardı üzerinde. O tatminlik duygusu artıyordu ve onu sarıyordu artık. Ama artık anlayabilmişti sonunda o mayışıklıktan kurtulup düşününce. İki gündür şehrin bu güney, dağlara yakın kesimindeydi. Neler oldu bilmiyordu, hiçbir şey bilmiyordu...
Sonunda eve döndü. "Lordum uzun zamandır eve çok az geliyor." dedi karısı. "Malesef, ama döndüm işte ve gitmemeye kararlıyım." diye kestirip attı Pollux. Ama ona güveniyordu ve Taş'tan bahsetmeyi düşündü, bir an için. "Ne olduğunu anladıktan sonra anlatsam daha iyidir." dedi kendi kendine. Bahçeye kimse görmeden, kesesiyle birlikte gömdükten sonra eşinin yanına gitti, Taş'tan ayrılmak onu bir bakıma dinçleştirmişti. Ancak gömme işini çok zor yapmıştı, "Başladığın işi bitirmelisin." diyerek teşvik edebilmişti kendini sadece. "Yokluğum boyu ne yaptın?" diye sordu Pollux. "Sizi merak ediyordum, bazı şeyler oldu. Biraz gerginlik var." diye cevapladı İolkaste. "Neler oldu?" dedi Pollux, boşluğu nasıl dolmuştu acaba? Çözülmüş müydü bunlar? "Tam bilmiyorum Lordum ancak bulduğunuz Ateş'le ilgili. Onu koyduğunuz sunakta bir pusula bulundu; lakin kuzeyi göstermiyor.", "Peki ya nereyi gösteriyor?" dedi afallayan Lord. "Kuzeybatı." diye cevap verdi karısı. "Çok tuhaf, pirinç bir pusula ve Hephaistos sunağında olmadık bir yeri gösteriyor..." derken Pollux biraz düşündü. Eşi konuşurken beyninin içini dinliyordu. Bir şey geldi aklına, bir yanardağ, içine Kristali'ni ve bir kılıç atıyor, "Hephaistos." diyerek uyanıyor, Tatarlar'dan aldıkları tüm bilinen yerleri içeren haritaların boş kısmı... "Saol sevgilim." dedi.
Akşama doğru hepsi orada olmuştu. Merakla toplantı salonunda bekliyor, fısıldaşıyorlardı. Lord bilinmeyen gidişinden sonra dönmüştü ve bir meclis toplayıp her önde gelen adamın gelmesini emretmişti. Lord Aristodes, "Gittiği yerden bilgi getirmiş olabilir." dedi. Agenor baş salladı, "Birkaç kez gidip döndü. En son gidişinde, iki gün önce yani, onu görenler çok tuhaf, uykusuz ve yorgun gibi göründüğünü söylemişti." dedi. Zethos tam, "Nereye gittiyse-" diyecekken, "Merak ediyorsanız hemen güney taraflarındaki soğuk bir çayıra gittim." diye araya girdi bir ses. Siyah bir pelerin ve gri bir zırhla odaya Lord Pollux girdi. "Pek bir haber getirmedim, ıssız ve soğuk." dedi. "Ama haber getiren de değilim. Sizden bekliyorum." dedi. "Neyi?" dedi ilk kez konuşarak herkesi şaşırtan Patroklos. Yarım saattir oradalardı ve hep susmuştu. "Dünyada ne olduysa." dedi Pollux. "Buyrun, anlatın. Pusula'dan bahsetmeyin, biliyorum, konuşmanın sonunda ona geleceğim." herkes biraz şaşırmıştı, sonra Polyneikes başladı,
"Halk yeni şehirlerden dolayı memnun. Ülkede Pusula dışında kayde değer bir şey olmadı. Ancak dünyaya bakarsak Ilyth'tan gelen bilgilere göre son zamanlarda özel büyük kristallari kırmızı bir tonda parlayıp duruyormuş,normalden fazla. Bu Arcadia'nın tanrısal taşı için de geçerli, ayrıca kuzeyde başka şeyler de oluyor, bu Bilinmeyen Ülke dediğimiz yer, büyük bir devlet olan Amalour Krallığı tarafından saldırı almış, düşmanları ordusunu bir süreliğine çekinceyse Ölü Krallıkları denen o ilginç yere saldırmışlar. Bir de, Iltth güçleri sınırlarını bu burnun karşısına kadar genişletmiş. Körfezde gözleri yok gibi gözüküyor ancak Natzii'ye karşı birlik isteyebilirler. Yardım isterlerse ne yapalım?" Pollux biraz düşündü, sonra, "Askeri güç isterlerse vermeyecek değiliz. Ancak fazla büyük ölçüde de değil, sanırım ihtiyaçları olmaz ama. Geldiklerine göre hesaplıyorlardı. Devam et." Telegonus devam etti, "Doğu ülkelerinde pek bir hareket yok Lordum, bir süredir sessiz olan Sürgünler'se bozmuş gibi. Batı'daysa durum böyle." "Tamam." dedi Pollux. "Bizi ilgilendiren bir şey yok, şimdi ülke sınırlarına bakmanızı arz ederim." dedi. Boğazını temizledi ve tam konuşacakken büyük kapı açıldı, üzerinde yolculuk pelerini ve yol giysileri olan, uzun boylu bir adam arkasında bir muhafız onu durdurmaya çalışırken içeri girdi. Muhafız, "Lordum, toplantıda olduğunuzu-" derken Lord, "Görevine bağlılığın için saol ama bu yabancıyı dinleyebilirim sanırım." dedi. Muhafız somurtarak çıkarken adam, "Saolun lordum." dedi. "Ben Sürgünler Medeniyeti'nden geldim. Kara El Taron'un hizmetkarıyım. Konuya girmem gerekirse, şu an Bilinmeyen Ülke'den yaklaşık 500 canavar, Utheril'den yola çıktı ve bizi aşarlarsa Artemnos adındaki ilinize yürüme ihtimalleri var. Size hem haber vermek, hem de yardım edip etmeyeceğinizi öğrenmek için geldim." dedi. "Otur." dedi Pollux. Adam oturdu. "Yardım talebinizi reddetmeyeceğim lakin büyük bir orduyu da sınırlarımdan çıkarmayacağım. Size savunmada deneyimli bir liderimi ve 100 savaşçımı veririm. Ayrıca bu ne olduğu bilinmeyen canavarlar sizi geçerlerse, sınırlarıma çekilebilirsiniz. Zethos, gidersin umarım?" dedi. Zethos kalktı, "Bir birlik toplayıp gidiyorum Lordum. İzniniz olursa Artemnos cephesine de kuvvetler bırakırım." dedi. Pollux biraz kafasında durumu evilip çevirdi, sonra: "Özgürsün. Ama Akhilleuspolis'e de birlik gönder, amaçları orayı unutmamız da olabilir." dedi. Zethos selam verip çıktı. Odadaki muhafızlara, "Sürgünler'den gelen bu kişiyi misafir etmenizi buyuruyorum." dedi. Adamlar emir doğrultusunda bir oda hazırlamaya giderken ve Thera yolcusu teşekkürlerini bildirirken Pollux, "Şimdi de şu pusulaya gelerim." dedi. Ama tam muhafızlar kapıyı açarken içeri dev cüssesiyle Herakles girdi ve, "Ne diyeceğini biliyorum Ölümlü. Orayı keşfetmeye ben giderim." dedi. Adama şaşkınlıkla bakarak çıkan Sürgünlerli çıktıktan sonra, "Öyle olsun Tanrı. Karşı gelemem." dedi. Herakles ayrıldı.
Sonra son hız Zethos'un arkasından Artemnos'a gitti. Zethos birlikleri yerleştirme çabasınyken şehre yerleşti ve Mymirdonlar'dan kendisine Ether Bilgisi'nden bahseden adamı çağırttı. Adam girdiğinde sordu, "Zor durumlar adüşmememiz için bazı desteklere ihtiyacımız var. Bir büyücü yetiştirmeyi uygun görüyorum, söyle nasıl faydaları olabilir?" Adam cevapladı, "Ülke sınırlarına bir kalkan yapabiliriz, düşmanlarımız giremez. Sonra, doğal bir hisar yapmayı deneyebiliriz. Diğer büyülerse saldırımızı ya da kaynaklarımızı güçlendirecek türden.", "Peki yapabilir miyiz?" dedi Lord. "Deneyebiliriz." dedi Mymirdon. "Dene o zaman." dedi Pollux. "Ayrıca kaynak için de çalışın."
Ardından Pollux Artemnos'u ayarlamaya çalışırken Serbest Adalar Birliği'nden bir elçi geldi.
Deniz kıyısında bizim için bir şehir kuracak ve orada yaşayacak bin kişi bulacak.
"•Bu şehir ve çevresi Serbest Adalar Birliği gemileri için güvenli bir bölge ilan edilecek.
•Serbest Adalar Birliği gemileri bu şehirlerin denetimini ve güvenliğini üstlenecek.
•Serbest Adalar Birliği, bu şehirler sayesinde yaptığı ticaretten ülkelere kar verecek."
Maddeleri vardı parşömende. "Olabilir." dedi Pollux. "Ancak bazı kurallar koyacağım, bu şartlarım kabul edilirse kursunlar." sonra söyledi, "Şehir istedikleri gibi özgür bir şehir olabilir ama adalet işlerinde bana bağlı kalacak. Silah girmesi Selene Muhafızları dışında yasak olacak, ama isterlerse gemilere koysunlar, suda kalacak ama sadece. Aynı kural orada yaşayan vatandaşlarım için de geçerli, onlar da silah getiremez. Uygunsa, Akhilleuspolis'in biraz kuzeyinde olsun." elçi, "Sözlerinizi ileteceğim." deyip gitti.
Artemnos'daki işler hallorduktan sonra Lord Argo'ya döndü. İlimcilerin bazı fikirleri üzerine fizik gündeme çıktı, insan yapısını kavramak iyi olabilir diye düşünüyorlardı ayrıca. Pollux bunlarla da ilgilenip eskisi gibi dinç bir halde işlerine döndü ancak kristaline bir bakması gerektiğini düşündü. Kuzeydeki bütün kristallerde bir sorun var gibiydi, küçük bir ihtimaldi ama bakmakta fayda vardı.
Gidip kazdığı yeri tekrar açtı ve hayrete düştü: Taş yoktu! Aradı, başke yeri eşti, bahçenin altını üstüne getirdi tam anlamıyla ama yok, bulamadı. Muhafızlara patladı, "Siz kimi iznim olmadan bahçeme aldınız?!" korkan asker kekeleyerek cevap verdi: "Lo-lordom, kimseyi almadık, dediğiniz gibi her yerde güçlerimiz vardı ama..." Pollux çok öfkeliydi. "Kaybol gözümün önünde." dedi ve korkarak gerileyen adamdan uzaklaştı. Gidip evin içine de baktı ama bulamadı ve gömdüğünden emindi. Son çare olarak İolkeste'ye sordu, "Bahçede bir şey buldun mu ya da giren oldu mu? Ne bileyim adımla gördüğünü söyleyen falan..." eşi şaşırdı. "Hayır Pollux, ne için endişeleniyorsun bilmiyorum ama hayır, olmadı." dedi. Lord'un ona güveni tamdı, onayladı ve gitti. Nedenini bilmiyordu ama arıyordu her yerde. Yok, nereye gitmişti?
Aradan bir hafta geçti, yine aradı ama uzaklaştıkça ondan vaçgeçti. Hep içişlerine yordu kafasını Lord ve yardımcılarıyla görüştü. Halk bu canavarlardan tedirgin olunca bilgisi olan Mymirdonlar'a halka Doğal Kalkan'ı açıklamalarını istedi, başarırlarsa korunacaklardı. Böylece refah azar azar yayıldı. Artık kendini topladığı zamanda Tydeus'u ziyaret etmeyi düşündü. Bu düşüncesini gerçekleştirecekti ancak Tydeus'un yok olduğu haberi geldi ertesi gün. "Bilemiyoruz, hiç bir şey demeden ve yapmadan uyuyordu hep, öldüğünü bile düşünen vardı fakat akşam vakti kaçmış! Kimse anlayamadı, görünmeden uzaklaşması ayrı bir giz perdesi." demişti şifacı. Pollux buna çok öfkelenmişti "Siz nasıl bir güvenlik sağlıyorsunuz? Biri akli dengesini yitirip kaçıyor ya da Delilik'in kurbanı oluyor ve siz öyle duruyorsunuz. İşinize son veriyorum, 2. bir emre kadar evinize gidin." dedi. Ne kadar yalvarsalar da dinlemedi öfkesinden.
Tydeus bir yana, Mymirdonlar'dan biri kendisiyle görüşmek istedi. "İçeri alın." dedi Lord. Adam içeri girdi ve oturdu. Uzun kahverengi saçları vardı. Mymirdonlar genelde siyah ya da sarı saçlı olurdu ve bu rengiyle dikkat seçiyordu saçı. "Lordum." dedi. "Bir sorun mu var? Büyüleri başaramayacak mısınız?" dedi Pollux endişeyle. "Hayır lordum, tanrıların yardımına sığınacağız hala. Başka bir mesele var, şu an bazı manaları öğrenebilecek durumdayız ve bu açımızdan iyi olur. Çeşitli büyülerle huzuru ve savunmayı sağlamamız muhtemel olabilir." dedi. "Ne gibi?" dedi Pollux. Fazla bilgi kazanamamıştı hala ama yine de anlıyordu bu işlerden.
"Doğa manalarını bildiğimizden elementleri kavramamız daha rahat olabilir efendim, mesela Toprak ya da Ateş,Su veya Hava. Büyünün birçok kolu vardır, Doğa'ysa bambaşkadır. Ölüm, Kaos, Hayat, birçok döngü var ama özleri elementlere dayanmaz mı? Ateş saldırgandır, Su bilinmez, Toprak sert, Hava bilge. Bildiğiniz gibi kimi Sırlar'ı aşarsak bunları anlamamız mümkün. Bir manaya daha yoğunlaşabiliriz hala." dedi. "Peki bize faydaları ne olacaktır bunların?" diye sordu Lord merakla. "Ateş'i isterseniz, yıkıcı gücü elde edersiniz. Hangi büyüleri, nasıl dehşetleri yapabileceğinizi şimdiden bilmek zor ama güç sahibi olursunuz. Su'ysa birçok işe yarar, tedavi eder, buza dönüşür ve öldürür, Hava da bilgelik getirir, onun yıkıcı, ölümcül güçleri yoktur. Bir de Toprak kadar sert olabilirsiniz derler, O'na yönelirseniz."
Lord kafasında bunları evirip çevirdi, bir büyü yolu daha seçme ihtimali vardı. "Bu sözlerini düşüneceğim Yeni Gelen." dedi sonunda. "O Sırlar'ı bulmanıza yardım edeceğim. Ancak şimdilik birini seçemem. Sen evine dön, bekle. Ben de önerini meclisime açayım. Onların fikirlerini alır, sana bildiririm." dedi. "Tabii efendim." diye cevapladı Mymirdon ve gitti.
"Lordum." dedi Patroklos. Geçenki kadar kalabalık değildi ama birçok kişi vardı toplantı salonunda. "Biliyorsunuz, güneyden gelen düşmana karşı elimizde bir koz olabilir çoğuyla. Ateş onları korkutabilir. Topraksa bir kalkan olur.", "Ama başka yollar da var." dedi Lord. "Bence düşünmeliyiz bu konuyu enine boyuna. Ama Ateş'e yakın bakmıyorum. Çok işimize yaramayabilir." dedi. Agenor söze girdi: "Hatırlıyorsanız İskeletler bir mağara bulmuştu Kralım, ve inememiştik." dedi. Pollux olmaz anlamında baş salladı, "Onunla ilgilenmememizi de aynı kişiler söylemişti.", "Ama," dedi Telegonus, "Gelecekte önemli olabilir. İlla Kraken olacak değil yani," Pollux söze girdi, "Yine de sonraya bırakabiliriz. Çok önemli olsa o zamandan beri gündeme gelirdi." diye. Nestor baş salladı. "Tanrılar istediklerini yapar, pusulayı da vermeyebilirledi ama olması gerekiyormuş işte." dedi. "Haklısın." dedi Patroklos. "Ama ben hala Ateş diyorum." Pollux'a şimdilik etkisi olmaz diye düşünüyordu. "Bence işimize yaramaz. Su daha yatkın geliyor, ya da Toprak. Su'ya birçok şey yapılabilir, iyileştirme, öldürme,Topraksa dayanmamızı sağlar. Ayrıca ayaklarımızın altındaki şeyleri rahatça kavrarız. Ne diyorsunuz?" dedi. Birçok kişi onaylarcasına başını salladı. "Görüşleriniz için saolun lordlar." dedi Lord. Bir saattir tartışıyorlardı ve sıkılmıştı biraz. "Dağılabiliriz."
Şehrin biraz dışında bir tepeye kurulu bir Athena sunağı vardı. Oraya vardığında saçlarını omuz tarafında toplayıp, "Kahramanların dostu Tanrıça, senden yardım istemek için geldim buraya. Bir saldırı almamız söz konusu ve ihtiyaçlar var. Lütfen büyücünün yapmaya çalışacağı büyülere yardım et," dedi. Durdu. Ne diyeceğini bilemiyordu ama yardıma ihtiyacı olacağından emin gibiydi nedense. Bu hissi sevmemişti. Sonra arkasından yüce bir ses geldi: "Ben fazla yardım edemem Pollux, bu sizin yeteneğinizdir. Ama yanınızda bulunup tanrısal gücümü etrafa yayabilirim. Bunun büyük bir etkisi olacağını ya da her zaman yapacağımı düşünme, sadece büyücünün anlayabileceği bir manevi yardım yapabilirim, yardımımda saygından ve azmindendir. Yanınızdayım, ancak hizmetinizde değilim. Uygun gördüğüm zaman kulağına üflerim sadece." ve arkasına döndüğünde kalkanı Aegis ve mızrağıyla Yüce Tanrıça duruyordu. Bir an gördü, sonra kayboldu.
"Teşekkürler tanrıçam." dedi Pollux sessizce ve uzaklaştı. Ortalık biraz ıssızdı ve karanlık çöküyordu. İçine bir korku yayıldı, ne çok kez buradan geçmişti her saatte oysa! Ama yine de farklıydı, bir an önce dönmek istiyordu. Yapraklar hışırdıyordu ve hep arkasına bakıp duruyordu, çok boğuklaşmıştı hava. Daha hızlı adımlar attı. İlerledi, şehri tam görecekti, güvende olacaktı- büyük bir hışırtı geldi. Arkasına döndü, kimse yok. Önüne baktı, yok. Sağına, soluna, hayır göremiyordu o etrafta dolaşan şeyi. Yürümeyi kesti. Bakındı. "Kimsin sen ey bilinmeyen?" dedi. Cevap bir hışırtı daha oldu. Sonunda karşısındaydı, karanlık çökmüş yüzü, elinde her zamanki kırmızı haliyle parlayan Ares'in Gözü, alevler içindeki kılıç. Daha önceki karşılaşmaları gibi. Ona doğru ilerledi. Lord gerilemedi. "Uzaklaş." dedi. Tydeus'un bedeni daha hızlı yürümeye başladı. "Emrediyordum uğursuz canavar. Tanrıların önünde." dedi Pollux.
Duymuyormuş gibiydi, yaklaştı. Pollux kılıcını çekti. Ona doğru ilerledi. Çelik, ne olduğu belli olmayan ateş benzeri kılıca çarptı. Birbirlerine savurdular hünerle silahlarını. Pollux geriledi, bu Tydeus çok daha güçlüydü, hem ilk çarpıştıkları halinden, hem gerçek Tydeus'ken. "Krisal..." diye düşündü Pollux. Aynı gücü kendi de kazanıyordu ona yakın olduğunda. Yine kılıçları buluştu, Lord yenik düşüyordu. Üzerine bindi, tökezledi ve yere düştü Kral da. Ama bir tekme savurmayı başardı, beden birkaç geri adım attı ama toparlandı. Pollux da ayağa kalktı, yine üzerlerine atladılar. Tydeus onu tekrar düşürdü, Pollux'un elinden kılıcı düştü. Yumrukları fayda etmezdi. "Bitti." dedi.
Yenilmişti. Tydeus önünde durdu ve kılıcını kaldırdı. Pollux o güçlendikçe zayıflıyordu adeta, o an görüş alanı bulanıklaştı bir an. Sonra olanları tam göremedi, ama biri arkadan düşmanına sarıldı ve geri çekti. Ayağa kalkmak ilk düşüncesi oldu ve kalan son gücüyle görebildiği kadarıyla Tydeus'a saldıran Patroklos'u görüp Tydeus'un elindeki Taş'a saldırdı. O eline değer değmez duyduğu en büyük acıyı duydu, tüm kasları çözüldü ve her yeri yanmaya başladı. Ama bırakmadı, aynı acıyı diğeri de çekiyordu. Patroklos'un şaşırdığını gördü. Direndi, almaya çalıştı Ares'in Gözü'nü. Acı çoğaldı, düşmanı da acıyla kıvrıldı. Son hatırladığı Patroklos'un onları ayırmaya çalışırken attığı çığlıktı.
Gözlerini şifa evinde açtı. Bir yatakta yatıyordu, halsizdi. Bir süre sonra elinin varolduğunu fark edip baktı, sıkı sıkı Kristal'i tutuyordu. Kalkmaya çalıştı ama kovduğu şifacı onu yatırdı. "Dinlenin Lordum." eline baktı, adam da ona baktı ve "Elinizi sıkı sıkı kapalı tuttunuz şu üç gündür Lordum, yatakta olduğunuz süredir." Pollux biraz şaşırdı, hala halsizdi üç gündür uyumasına rağmen. Ama eli atikti hala. Adam ona utançla baktı, "Efendim, Athena'dan yardım dilenmek için giderken sizi, yeğeninizi ve arkadaşını buldum." Pollux, "İşini yapmakta serbestsin. Peki,diğerleri nasıl?" , "Tydeus hala uyuyor Lordum ve Patroklos iyileşti. Sizi görebilir sanırım." dedi ve biraz sonra Patroklos'la birlikte gelip onları yalnız bıraktı. "Nasılsın amca?" diye sordu yeğeni. "İyi olmalıyım." dedi Pollux. "Zethos ve adamları gitti. Artemnos hazır. Akhilleupolis güçlendi. Herakles kuzeye gitti. Telegonus ise kaynak aramaya gitti. Senin adınaysa, uyanıp uyanamayacağını bilemedim ve büyücüye Su manasını seçtiğini ilettim." dedi. Pollux gülümsedi. "Seçimim doğru mu?" dedi Patroklos. "Zarları attık." diye yanıtladı Pollux da.
Araştırmalar:
Fizik
Sırlar(Seçilen mana su)
Felsefe
Hamle:
4 Kaynak Keşfi(Telegonus)
1 Dünya Keşfi(Kuzeybatı'ya,Amalour Krallığı'nın batısına)
Asker Üretimi:
Büyücü(Artemnos)
Büyü:Doğal Kalkan
Büyü:Doğanın Lütfu
Büyü:Dikenhisar(sınırların güney kısmının sonunda,biraz kuzeyde sıradağların orada)
Asker Dağılımı:
Artemnos:
Okçu Birliklerin tümü
150 Savaşçı
50 Mızrakçı
Akhilleupolis:
100 Savaşçı
50 Sapancı
Ticaret:
Sürgünler Medeniyeti:Ver 1 Gelişim,Al 2 Üretim
Not:Serbest Adalar'ın teklifini kurallarım koşulunda kabul ederim, Akhilleupolis'in kuzeyinde biraz olacak şehir.
18 Ekim 2011 Salı
Bölüm 11-Mymirdon
Kılıcını çekti. Karşısında tahtadan bir kalkanı olan samandan yapay bir askerdi. Kalkanını kırdığı iki saniyeden sonra boğazındaki samanları da dökmüştü. Son zamanlarda bu tür talimlere çok yönelmişti. Ares'in Gözü hep yanında oluyordu ve yetenekleri artıyordu sanki. Şimdilik gizli silahını kimseye göstermemişti, bir süre de niyeti yoktu.
Evine döndükten sonra bazı şehiriçi hazine ileriyle ilgilendi. Artık çok canını sıkıyordu bunlar. Lord Pollux, o günki işleri de bitirdikten sonra yattı. İyileşmekte olan Tydeus, belki iyileştiği için, belki de zihni onun için fazla yorulmak istemediğinden artık çok seyrek görüyordu onu. Çevresindekiler değiştiğini söylüyordu. "Çok saçma. Sadece farklı bakış açılarıyla ülkeme destek olmaya çalışıyorum." demişti onu sorgulamaya cüret edenlere.
Sabah uyandığında şafak çoktan doğmuştu, açık ve güzel bir gündü o gün. Doğrulup dağınık uzun siyah saçlarını toplarken biraz yorgun hissediyordu. İşi bitip kısa bir kahvaltı yaptıktansonra evden ayrılıp bazı liderlerle yeni kanunların işe yarayıp yaramadığını konuşmaya gitti. Son zamanlarda biraz uzak kalmıştı içiişlerinden ama ülkenin daha düzenli olduğunu fark edebilmişti. Agenor da onayladı, "Halk daha verimli çalışıyor. Hırsızlıklar zaten azdı ama artık hiç görülmüyor." dedi. Bu iyi bir haberdi, ama madalyonun bir de kötü tarafı vardı. Telegonus konuştu: "Ancak içişlerinden ziyade dışarıda da birçok şey oluyor. Kendimizi Bilinmeyenlere karşı savunmak için bazı önlemler aldık ancak başka şeyler de var. Kuzeyde,Amalour Krallığı adında zamanın en büyük devleti var. Bilinmeyen Ülke'nin güneyindeki asıl başkentine savaş ilan etmiş. Ve bir süredir yakın sularda gezinen, senin de burnumuzun yakınında görmüş olduğun Serbest Adalar Birliği var. Sınırlarımız büyük ama az şehrimiz var. Daha güçlü olabilmek için denizin doğusuna yakın limanlar/kentlere ihtiyacımız var. Amalourlar'la söylenildiğine göre şimdiye dek hiçbir ülke anlaşamamış. Gelmeye kalkarlarsa denizden gelecekler ve o civarda bir limankent işe yarayabilir. Serbest Adalar için de geçerli. Ayrıca Sürgünler Medeiyeti var hemen güneyimizde. Onlarla iyi geçinmek lehimize." dedi. Baya iç karartıcı şeylerdi bunlar. Gerçekten çok az şehir ve nüfusları vardı. Biraz düşündü. Adeti üzerine "Ne önerirsiniz?" diye sordu. Nestor, "Sürgünlerle iyi geçinebiliriz Lordum.Kuzeydeki barbar bir halk,doğudaki korsan bir halk ve güneydeki bilinmeyen bir halk onları da ürkütebilir. Yakın ilişkiler kullanırsak iki taraf da kazanır." Pollux onayladı. "Ama bu kadar değil." dedi. "Görüşleriniz önemli Lordlarım ama ben başka bir şey düşünüyorum. Şanslıysam işimize yarar. Şimdilik bu kadar, hepiniz sağolun." dedi ve oradakileri dağıttı.
Bunun ardından Herakles'in kaldığı yerin yakınlarına gitti. Niyeti onu bulmak değildi ama bir dua edecekse tanrılara yakın bir yerde etmeliydi. Ancak bir yerde yoldan sapınca ortalık karıştı ve yolu bulamadı. Sonunda nerede olduğunu anladığında Herakles'in yerinin her zaman gittiği ön tarafı değil tanrının kimseyi almadığı arka tarafındaydı. İstemeyerek gitmişti ama tanrının kaldığı yerin bir Zeus sunağı olduğunu görünce olması gereken yer olduğunu anlayıp oraya girdi.
Herakles ortalıkta yoktu önce, ama hemen sonra arkasından çıktı, "İstediğin şeyi biliyorum ölümlü. Buraya gelmeni, kafanın karışmasını ben sağladım yolda ve bir kereliğine kaldığım yerde dua etmene izin veriyorum." dedi. Afallayan Pollux "Bir kereliğine." dedi ve sunağın ortasına girdi. Yanında herhangi bir koç, kuzu ya da başka bir şey yoktu ama aldırmadı. Başını gökyüzüne çevirip, "Zeus!Beni duymanı istiyorum. Ülkem zor durumlara gidiyor ve yardıma ihtiyacım var. Denizin ötesindeki dostlarımız başka dertlerdeyken, tek yalvarabileceğim sensin. Halka,askere ve limanlara ihtiyacım var. Buna bir çözüm bul, ben de adına kurban keseyim. " diye haykırdı. Cevap aniden aynı yerden geldi, "Kurban gibi basit bir sunu istemiyorum, birkaç asker gibi basit bir hediye vermeyeceğim için. Senden bambaşka bir şey isteyeceğim.Armağan değil. Zekanın kullanılması gereken bir şey. Benden dilediğin şeyi kendin bulacaksın. " Lord şaşırdı. "Nasıl? bir taşın altından yüzlerce asker mi bulacağım ki bana böyle bir emir veriyorsun!" dedi. Yüce ses, "Aklının algılayamayacağı bir görev vermedim sana. İstediğin ne? Halk, asker ve liman. Bunları dileyen bir kral daha olmuştu, ben de vermiştim. İstediğimi anlayabileceksen senindir, başka şekilde olmaz. O şeyi bulduktan sonra, götür istediğin yere ve sun onun temsiline." dedi. Pollux biraz düşünüp, "Peki bir ipucu bile vermeyecek misin? Kendisine insan verdiğin bir kralı mı araştırayım?" diye sordu şaşkınlıkla. Ses, "Aynen öyle. Aradığın çözüm, kurduğu kentin adına Akhilleupolis koyan bir adamın aklına hemen gelebilir. Bir haftan var ölümlü, o süre zarfında ya soruyu çözersin, ya da dileklerine veda edersin." Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı. Lord da arkasına dönüp kafası soru işaretleriyle dolu Argo'ya gitti. Nedenini bilmiyordu ama, Akhilleupolis'i hemen ziyaret etmesi gerektiğini düşünüyordu, ki bunun sebebi Zeus'un öğüdü değil, başka bir şeydi.
Öğleden sonra Patroklos kütüphanenin çıkışında amcasına rastladı. Bütün gece uyumamışa benziyordu. Yanına gittiğinde, "Ah, Patroklos. Hemen atımı hazırla, sen de bir at al ve Lord Nestor'u çağır. Şehrin girişinde buluşun benimle. Bir yolculuğa çıkmak üzere hazırlanın." dedi. "Tamam, Nestor'u bulduğum an dediğin yere gelirim." deyip lordu aramaya gitti Patroklos.
Amcasının söylediği yere, beyazlaşmış saçları olan Lord Nestor'la birlikte vardığında, Pollux onun için getirdiği ata bindi ve peşinden gelmelerini emretti. "Nereye gidiyoruz?" diye sordu Patroklos merakla. "Nestor, sizin Argo limanından hızla Sürgünler Medeniyeti'nin başkenti Thera'ya benden bazı mesajlar götür. Savuma ve Saldırnmazlık anlaşmasıyla Barış ve Ticaret isteğimi götür. Nedenini sorarlarsa komşuluğumuzu geliştirmek istediğimi söyle. İsteğim karşısında isteklerini vereceğim. Sana gelince Patroklos, Elysium'a gidip en hızlı şekilde Ilyht Medeniyeti'nin Alward kentine git. Ticaret anlaşmamı götür." deyip ayrıntıları anlattı. Sonra, "Polyneikes de Elysium'da. Ona da Germania Medeniyeti'ne gidip Barış istediğimizi söyle. Mümkünse Yellova Uygarlığı'na Barış anlaşması gönderecek bir ekip bulsun." dedi. İkisi de onaylayınca yeğeninden gelecek olağan bir soruya karşın, "Ben de ilahi bir görevle Akhilleupolis'e gidiyorum." diye izah etti.
Akhilleupolis'e en kısa zamanda vardıktan sonra, muhafızlara şehrin durumunu sordu. "Şimdilik her şey yolunda. Olağandışı da hiçbir şey olmadı." dediler. Onaylayıp gitti. Hiç dinlenmeden, birkaç askerine yanında gelmesini emredip şehir sınırlarından çıktı. Bir kilometre ilerledikten sonra sola döndüğünde, hiç tahmin etmediği bir şey gördü: Taş'ı aldığı yerde yanan bir alev. "Bu da nedir?" dedi şaşkınlıkla, ancak şaşkınlığının sebebini kendi de bilmiyordu. "Sadece bir ateş Lordum, göçebe yaşayan ya da yolculuğa çıkmış birileri kamp kurmuş olmalı burada." dedi. Ama ortalıkta bir kamptan eser yoktu, kamp o kadar kısa sürede toplandıysa ateş neden yanıyordu? Hem de sınırlarının bu kadar yakınında... Yine nedenini anlamadan gidip söndürmek için ayağıyla bastı ama aklının almadığı bir şey oldu: ayağını bastığı ayakkabu tutuştu, ateşe hiçbir şey olmadı ve hissettiği en yakıcı ateşten ayakkabısını çıkarıp atarak kurturdu. Herkes şaşkınlıkla bakıyordu ve ayakkabıya tamamen yayılan ateş hala yanıyordu. "Neler oluyor?" dedi biri. "Bir matara su getirin." diye emretti Lord. Suyu aldıktan sonra ateşe döktü, fakat ateş sönmedi. "Bu nasıl bir şeytanlıktır?" dedi. "Sönmeten Ateş, Yunan Ateşi'dir. O da tarih oldu sanıyordum, ancak karşımda öyle bir alev var. Hephaistus'dan başka hangi tanrıya ait olabilir?" diye konuştu Lord. Hepsi rahatsızca onayladı. Miğferini çıkarmış bir ıgenç, "Fakat bu nasıl olur? Demirci Tanrı şimdiye dek hiç yapmadığı bir hata yapıp o dev kıvılcımlarından birini dünyaya mı düşürdü? Ya da bu ateş uğursuz bir yaratığa mı ait? Chimera'nın son alevi asla sönmez derler. O ateş fırlatan uğursuz canavar gibi bir şey de olabilir." Pollux başını salladı, sonra eline yerde bulduğu küçük bir dal alıp ateşe tuttu. Anında dal alevlendi ve çoğaldı. Ortalık daha da sıcakladı sanki. "Bu özellik Chimera'nın ateşinde yoktur sanırım." deyip bıraktı. "Hephaistus asla böyle bir hata yapmadı ve yapmaz, dibimizde bir ateş bıraktıysa neden bir hediye olmasın?" Birkaç kişi onayladı. Ama sakallı sert bakışlı bir adam, "Bizi sınamak için de olabilir. Alırsak bizi lanetleyebilir de." diyerek kendi görüşünü belirtti. "Sanmıyorum," dedi Lord, "bir tuzak olsa buraya gelme güdüsü içimde alevlenmezdi. Direk başkentin ortasına gönderirdi." onaylamalarını belirten fısıltılar ve baş sallamaları oldu. "Hephaistos eserlerini insanlara sunar. Akhilleus'a nasıl zırh yapmıştı hatırlayın. "Peki nasıl götüreceğiz?" dedi birisi. Pollux biraz arandı ve bir sopa buldu. Onu ateşe tuttu ve dala olan şey tekrar oldu. "Bunu götürüp bir odunluğa atarsak yeterli olacaktır." dedi. "Ancak bu ateşi boş bırakamayız. Çok dikkat de çekmemek gerekir. İkişerli kişiler nöbet tutarsa burada iyi olabilir."
Akhilleupolis'e,ellerinde Yunan Ateşi ile döndüklerinde ahali çok şaşırdı,alışırmamış bir şeydi bu. Yaverlerden biri duyurdu, "Hediye! Ateş Tanrısı bize Ateşi'nin bir kıvılcımını layık gördü!" meraklı mırıldanmalar duyulurken Lord, sessiz bir yer aradı ve şehrin batısında bir korulukta buldu. Düşündü,Zeus'un verdiği zamanın bitmesine birkaç gün kalmıştı.Hangi kral onunla aynı dileği dilemişti de olmuştu ki? Hem Akhilleupolis'le ne alakası vardı bunun? Bir taşın altında bulacaktı sanki... Dur bir dakika! Taşın altında ne yaşar? Küçük, karınca gibi yaratıklar. Karınca! Akhilleus kimlerin komutanıydı? Mymirdonlar... Mymirdonlar kimdi? Bir kralın kıtlıkta yalvardığı Zeus'un verdiği karıncadan insana dönüşenler... Tabi ya! Sır buydu. Peki ya "İstediğin yere koy." ne demekti? Açık mıydı, istediği herhangi bir yer? Ya da "Simgesi olana sun." simge? Karınca'nın simgesi neydi ki? Belki de bir aldatmaca, bilmece. Karınca olmayabilirdi, karınca neye dahildi? Belki Mymirdonlar'ı kastediyordu yine ve onlara Athena çok yardım ederdi. Birden aklına şimşek gibi çaktı, son zamanlarda "Akhilleus"'un adını çok anar olmuştu. Yeni şehrin adına onun adını vermesi, Zeus'un ipucunu onun sayesinde anlaması, Ateş'i alırken Hephaistos'tan hediye alan kişi olmasını hatırlaması... Ama şimdilik bu gizi bulması imkansıza yakındı. Önemli işleri vardı. Athena mıydı simge? Ama hayır, bu çok açık bir cevap olurdu, Zeus'a yakışmazdı. Düşündü, düşündü, neydi onların simgesi? Ama sonra bir ses fısıldadı içinde: "Ya Doğa'dan bahsediyor,karıncadan bahsediyorsa?" doğru! Bu tam da yerine oturuyordu. Peki Doğa'ya en yakın tanrı kimdi? Av Tanrıçası şüphesiz. Uyku gelip onu da yenmeden önce, en son bunu düşündü...
Rüyasında Argo'nun doğu taraflarındaydı. Her yer yemyeşil çimlerle kaplıydı ve karşısında bir uçurumun altındaki mavi deniz vardı. Etrafta biraz dolandı, burayı biliyordu kesinlikle. Ardından bir kadın gördü, kahverengi av kıyafetleri giymişti ve elinde bir mızrak vardı. Bir tanrıça sureti vardı üzerinde. Ona hiç bakmadan yürüdü, ilerledi ve bir gemiye bindi. Geminin yelkenlerine üfledi ve Pollux da bindiği anda son hız karşı kıyıda, ülkenin en güneydoğu sınırında, körfeze hükmeden küçük burunda durdu. Durmadan, tam iki kara arasında bir saniyeliğine mola verdi. Burada inip yine dolaştı ve bir taş parçasına bir şey yazıp kayboldu. Pollux yazıyı okuduğu an uyandı, taşta Artemis yazılıydı.
Uyanır uyanmaz yüreğindeki muhteşem büyüklükte bir alevle kalkıp saçını bile örmeden eline sadece kılıcını alıp çıktı. Atını eyerledikten sonra şehirden rastgele on kişi seçip onları da peşine en hızlı atlarla takıp hiç mola vermeden Elysium'a gitti. Oradan da halktan aynı miktarda kişi seçip Argo limanına doğru at sürdü. On kişi seçildikten sonra bir Triemeye binip rüyasında gördüğü, yani aslında şimdi anladığı, istediği yere gitti, önce kuzeydekine. 15 kişiyi orada bıraktı ve orada toplanan karıncalara aldırmadı. 15 kişiyse kara yolundan karşı kıyıya yollandı. O sırada iki karanın arasındaki denizin tam ortasına gemisiyle gitti Lord. Yanında kalan 15 kişi vardı ve karşı kıyıya da varınca insanlar, yukarı bakıp adalet dilendi. Biraz sonra mavi tuzlu dalgaları olan denizin ortasında ayakları ile duruyor, karşısındaki miğferli, kalkanlı ve mızraklı tanrıçaya bakıyordu. "Zeus sözünü tuttu, Artemis adağını kabul etti ama karıncaların ölümüne göz yummadı. Ben de zekana ödül olarak Yeni Gelenler'e irfanımın bir kısmını öğrettim Zeka Tanrıçası olarak ve onları size yolladım." arkasını döndü, tam gidiyordu ki Lord, "Bize ne öğretecekler?" diye bağırdı. Tanrıça arkasına dönmeden, "Büyüyü.Ether Bilgisi'ni." dedi. Ortalık bulanıklaştı birden ve kuzeydeki kıyıya vurmuş gemiden çıkarken buldu kendini. Yaklaşık 1500 çıplak adam ve kadın orada duruyor, etrası gözlemliyordu. Uzun boylu, siyah saçlı olan zayıf bir adam Lord'a yaklaştı. Lord sanki Athena'yla konuşmasını duymuş gibi ona, "Büyünün hangi dalını öğreteceksiniz?" diye sordu. Adam cevapladı. "Doğa Manası'nı ve bazı büyüleri." Pollux baktı ve, "Başka manalar da var mı peki?" diye sordu. Adam düşünmeksizin "Evet." dedi. "Ne gibi?" dedi Lord. "Ne istersin?" diye sorusunu soruyla yanıtladı adam. Lord bir süredir içinde kalann kelimeyi söyledi: "Ölüm." Adam baş salladı, "Evet, kendi ölümünü engelleyemese de ölüme hükmetmeyi başaran bazı ustalar olmuştu." , "Öğretebilir misiniz?" dedi Lord. Siyah saçlı kişi "Hayır." dedi. "Ama bazı Sırlar var, belki gelecekte araştırmamıza yardım edersiniz." Böylece yeni kavramlarla tanışan Selene yeniden doğuşa doğru ilerledi. "Ormanlarla ilgili de bilgilerimiz vardır. Yakınlarda orman var mıdır?" diye sordu Mymirdon. "Yakınlarda var, evet." dedi Lord.
O gece ormanlara bakmak için adamlar gönderirdi ve Telegonus en büyük kaynak keşfine yeni nüfus için çıktı. Pollux içinse pek iyi bir gece değildi.Uyurken bir rüya gördü. Rüyasında, Ares'in Gözü adını verdiği kristali elinde, gece vakti bir kıyıda yürürken gördü kendini.
Uzun bir süre yürüdükten sonra, tahtadan bir kulübeye giriyordu. Kulübede yaşlı bir kadın vardı, hiç konuşmadan masanın üstünde duran bir kılıcı işaret etti.
Pollux kılıcı alıp oradan çıktı ve büyük bir yanardağa doğru yürümeye başladı bu sefer.
Yanardağın zirvesine kadar, sıcağa aldırmadan yürümeye devam etti ve kulübeden aldığı kılıç ile Ares'in Gözü'nü lavların içine attı.
Daha sonra devasa bir şeyin siluetini gördü; lakin devamını bilmiyordu. Terler içinde uyanmıştı. Aklına gelen ilk kelime, "Hephaistos." tu. "Bu onun demirlerini dövdüğü dağ idi, adı gibi emindi. Zeus'un verdiği görev adına kütüphanede geçirdiği zaman tasvirlerini ne kadar okumuş olsa da bunu gönlü söylüyordu, fakat rüyayı çözmeye Ares'in Gözü'nün nereden geldiğini çözmeye olduğu kadar yakındı.
Hamle:
4 Kaynak Keşfi(Telegonus)
Araştırmalar: Ether Bilgisi, Ormancılık
Lider Üretimi:
Askanios(OK,Savunmacı)
Anlaşmalar:
Ilyth: Ticaret: Ver 6 Gelişim 1 Üretim, Al 7 Askeri.
Sürgünler:Barış,Ticaret: Ver 3 Gelişim, Al 2 Askeri,Saldırmazlık,Savunma.
Germania Medeniyeti:Barış.
Yellova Medeniyeri:Barış.
Not:Ödüllerden aldığım şehirlerin yerini ömde Lordmuti'ye bildirmiştim ona göre.
7 Ekim 2011 Cuma
Bölüm 10-Kırmızı Kristal
İskeletler'den önde olanı cevap verdi: "Kraken için yapabileceğimiz bir şey yok. Onun kaderi ne sizin ne de bizim elimizden belli olacak. Şimdilik sizi asıl ilgilendiren yere, güneye bakın!" Pollux afallamıştı, şaşkınlığını bir kenara bırakabildiğinde "Nasıl yani? Nasıl sizin elinizde değil? Geliş amacınız belli değil miydi?" diye haykırdı. Sonra birde, zihninin içinde İskelet'in sesi konuştu: "Fazla soru sorma." Düşüncelerinin okunması hoşuna gitmese de, siyah pelerinini savurup gitti. Bu beklediğinin çok ötesindeydi.
Sabah olduğunda İolkaste kocasını yatak odası ya da çalışma odasında bulamadı. Erkenden haber vermeden çıkıp gitmiş olması ihtimali üzerine biraz bozuldu, ta ki avluda bir çalının ardında onu görene kadar. Biraz sorgun görünüyordu. "Sizi üzen nedir Lordum?" diye sordu. "Tedirginim. Ülkemi korumak zorundayım ama neye karşı?Bir tanrı denize bakmamı, bir diğeri güneye bakmamı,İskelet'in biri de kuzeydeki ahaliyi boşvermemi söylüyor. Fazla kafa karıştırıcı." dedi.Bazı yerlerde kadınlar hor görülebiliyordu, ama bu ülkenin kökeni olan uygarlıklarda da, daha öncelerde de kadınlar üstün tutulabilirdi, kocası gittiğinde çocuk küçükse tahtı devralabilir, erkeklerle eşit. Savaşa gitmezlerdi ama.Belki erkeklerden tek eksileri buydu. Medeni bir görüşleri vardı Argolular'ın.
"Belki de onları dinlemelisin." dedi karısı sonunda. Sarı saçları ışıldıyordu, Pollux öğleden önceki güneş İolkaste'ye vurunca gözlerinin kamaşacağını sandı. "Daha önce de tanrılar sayesinde buraya geldik. Kabul et, yardım ediyorlar.Kendini her zamanki gibi yalnız görme." diye uyardı onu. Lord biraz düşündü, sonra "Haklı olabilirsin. Madem güneye bak diyor, güneye gitmekten ziyade bazı tedbirler alabilirim,oraya bir asker bölüğü yerleştirmek, kuleler yaptırmak, bunu düşünmem gerek ama." dedi. "İzninle bir konsey toplamak içi çıkacağım. Kuzenin Tydeus'u görülsen şehrin batı tarafındaki koruluğa gelsin söyle." dedi. Karısı başıyla onaylarken Pollux gidiyordu.
Yolda Polyneikes'e rastladı. "Seni burada bulduğuma memnun oldum, Elysium'da olsan baya beklerdik. Bir konsey toplamaya karar verdim, şehrin batı tarafında bir koruluk var,Arazi Yolu'nun kuzeyinde. Bazı lordları oraya toplarsan iyi olur." dedi. Polyneikes "Emriniz olur." deyip uzaklaştı.
Korulukta Tydeus, Patroklos, Telegonus, Lord Nereus, Polyneikes ve Pollux vardı. Lord Nestor, şans eseri Pollux'la yolda karşılaşmıştı. Kendisinden birkaç yaş büyük olduğu için Lord unuda yanında gitmeye davet etmişti. Savaş stratejilerinden az çok anlardı. Agenor'u da çağıracaktı ama onu bulamadı, Elysium'da olduğundan bile şüpheli olduğundan hemen başlamak istemişti.
"Güney'de bazı tehlikeler toplanıyor ve uyarılar alıyoruz." diye başladı Pollux. İskeletler'den bahsetti sonra, ardından Tydeus konuştu: "Benim bile içime bir kurt düştü. Geçen gece sınırların güneyiyle ilgili bir rüya gördüm, endişelerimden dolayı görüğümü düşündüğümden kimseyle paylaşmadım, tam sınırların sonundaki körfezin güneydoğusunda kırmızı bir parıltıyla bir çift aşırı yeşil göz vardı, etraf karanlıktı. Yürüyerek bulmuştum onu. Çok da uzak değildi." dedi. Pollux düşünürken Lord Nereus, "İlgi çekici. Bir uyarı olabilir, ama kırmızı parlayan bir taş ve bir çift göz yorumlayan bir rüya tabircisi görmedim hiç. Bir tanrıdan olduğunu sanmıyorum, bizi önemsiyorsa ve gerçek bir tehditse o yeşil gözler, açık konuşurdu." dedi. Pollux onayladı. "Bence de. Ama biz iskeletlerden aldığımız çarpık bilgileri bağdaştırmaya çalışıyoruz, neden bunu da düşünmeyelim?" dedi. Patroklos bir kahkaha kopardı, ancak başka gülen olmayınca sustu, Pollux'a bakarken onun da gülümsediğine yemin edebilirdi bir an için.
"Peki bunları esgeçersek,orası için ne yapabiliriz ki?" diye sordu Polyneikes. Tydeus, "Kuzenimle karşılaştığımda bahsetmişti, gelmeden önce biraz tartıştık. Pollux'un bir askeri kamp kurabileceğini söyledi ama bence olmaz, çünkü eğer sahiden düşmanımızsa onlar tam da sınırlarının yakınında kurulan bir askeri kampı hoş görmezler. Ben olsam sinirlenirdim." dedi. Lord Nestor aynı fikirde değildi, "Bir şey yapmazsak o sınırı da kaybederiz. Saldıracaklarsa saldırırlar. Bana sorarsanız kurabiliriz.Yapmazsak sadece bir saldırıyı sonraya atmış oluruz.Er ya da geç, olmayacak mı?" dedi. Patroklos baş salladı. Ama Pollux, "İkinize de hak veriyorum. Kurmazsak tedbiri elden bırakırız, şayet bu işi yaparsak riske girmiş oluruz ve Tydeus'un dediği gibi bir öfkeyi üzerimize çekeriz. Şimdilik bize karşı bir zararları olmadı ama geçici de olabilir, bir ikilemdeyiz." dedi. Bu herkesi düşündürdü çünkü haklıydı.
Sonunda Telegonus "Dağların gerisine kaynak keşfi için gitmiştim.Orada Pergamon varken Pollux da görmüştü yolu, Tehlike gelirse oradan gelir.Doğudan gelmeye kalkarlarsa Sürgünler adı verilen bir toplumla karşılaşırlar, kanımca kimse iğrenç canavarları sınırlarından geçirmek istemez, ama yapabilirler de tabi, liderlerinin bir kara büyücü olduğunu duydun, yanılıyor da olabilirim. Ama geçerlerse de dağları aşmaları gerekir. Argo'ya ulaşmaları çok zorlaşacaktır. Bir şey yapacaksak batı sınırını emniyete almalıyız." dedi. Lord hak verdi, Tydeus ve Patroklos da. Diğerleri düşünceliydi. Patroklos, amcasını tatmin edecek bir cevap buldu sonunda, "Ya bir şehir? Madem tek büyük tehlike o yol, orada bir şehir kurarım. Sınırlarımız büyüdü ve zaten düşünüyorduk bunu, doğru değil mi? Hem o büyükçe körfezi elimize alırız, hem de yola bir barikat kurmuş oluruz. Bir askeri harekat mekanından ibaret olmadığından bir şey diyemez ya da savaş sebebi arayamazlar. Ayrıca halk da kuzeye gidildiğinde deniz yolundan ya da kara yolundan başkente gidilebildiği, çok da uzak olmadığı için telaşlanmaz." dedi. Biraz düşündükten sonra herkes "Hmm..Olabilir" , "Evet!" tarzı şeyler mırıldandı. Pollux "Doğru." dedi. "Maddi durumumuz bir şehre yeter, zaten ihtiyacımız vardı. Bu birçok şeye çözüm olur, dağlardaki demir yataklarına da yakın oluruz. Kimsenin itiraz edecek bir sebebi yoksa, onaylıyorum." dedi. Gerçi izin almasına gerek yoktu ama fikir onun için önemliydi. "İlk başta liderlerin çoğu ve biraz askerle gidersek mekanı tam olarak yorumlayabilirz. dedi.Lord Nestor. "Peki öyleyse." dedi. Pollux, "Biz öncü kol olarak yarın bir asker ve gelmeye niyetli liderleri alıp gidelim. Bir mahzur olmazsa birkaç hafta sonra inşaatlar başlar." dedi ve konseyi dağıttı. Sonunda tatmin olmuştu. Gitmeden önce "Aferin Patroklos. Gerçekten bu kadar yaşlıca adam arasında kendini ispatlayıp uykumu kaçıran çoğu dertten kurtardın beni." deyip saçlarını dağıttı. Hoşuna gitmediği belli oluyordu ama kızardı ve gülümsedi.
Ertesi sabah Pollux diğer gecelerden daha rahat bir uyku çekti. Öğle sularında Lord Nestor, Patroklos, konseyde olanları öğrenip özür dilemek için gelen Agenor, Tydeus ve Lord Askanios gitmek için gönüllü olarak yanına geldi. Hepsi hazırlanmıştı. Lordları Agenor'a bu affedilme şansını verdi,gerçi kırılmamıştı fazla ama onu keyiflendirmişti yüzündeki ifade. "Polyneikes Elysium'daki işlerinden dolayı gelemedi." diye açıkladı Lord Nestor. "Mühim değil." diye cevap verdi Patroklos. "Ama Lord Nestor, sizden yokluğumda Argo'yu idare etmenizi rica edeceğim, hazırlıklarınızı altüstü ettim sanırım-" derken "Sorun değil Lordum, anlıyorum.Hepimiz gidersek fazla kişi kalmaz Argo'da." dedi.Herkes ahıldan birer at aldıktan sonra onlara 20 Savaşçı onlara katıldı. Fazla kişi götürmeye gerek yoktu. Şehrin kapısının önünde Telegonus'la karşılaştılar. "Geciktiğim için üzgünüm, diğer lordlarla görüşemediğimden nerede toplanacağınızı bilemedim, bir muhafız şehirden çıkacağınızı söyleyince buraya geldim." dedi.
Söz konusu yere ulaşmaları birkaç gün sürmüştü. Mekanı inceledikten sonra "Makul bir yer." dedi Tydeus. Ama bunu derken gözleri şaşkınlıkla bir yere takıldı. "Ne oldu?" dedi Pollux. "Hani konseyde bir rüyadan söz etmiştim,hatırlıyor musunuz?" dedi Tydeus herkese hitaben. "Evet." dediler bir ağızdan. Tydeus biraz ileriyi işaret etti, "Şu yol ve etrafındaki ağaçlar, karşısındaki deniz ve yerdeki çiçekler izlediğim yolun aynı, yanılıyor muyum bilmiyorum ama bir tanrı içime bu fikri soktu. Oraya gitmek konusunda kusursuz bir arzu duyuyorum." dedi. "Tuhaf." dedi Pollux. "Ama bir işaret olabilir bu rüya, o zaman çok kafa yormadık, şimdi gitmek de fayda olabilir." diye bitirdi sözünü. "Tek başınıza olmaz," diye araya girdi Lord ama "Bu Tydeus'a gelen bir işaret ve yanında biri olmaması gerekir." dedi Lord Askanios. "Haklı." dedi Pollux. "Çok sürmeyecek dönüşüm, akşama burada olurum.Çok uzak olmadığını hatırlıyorum." dedi Komutan Tydeus. "Başına bir şey gelirse diye yayınla okunu al ve havaya bir ok at. Bizi çağırmak istersen(tehlike durumu dışında yani) ise iki ok at.Geliriz. " dedi Lord. "Emredersiniz.Yol boyunca düz gidip bir kilometre eder mi bilmiyorum ama ağaçların kesildiği bir yerden sağa dönüp biraz yürüyeceksiniz sanırım."" deyip uzaklaştı komutan. Diğerleriyse akşama kadar mekanı inceleyip liman olabilecek,körfezin sınırları içindeki orta bir tarafına gittiler.
Akşam olduğunda yol arkadaşları hala dönmemişti. "Herhangi bir ok atmadı,dönmesi lazım." dedi Patroklos. Bunun üzerine beklediler ama geceye kadar dönen olmadı. "Ben gidiyorum." dedi Pollux. "Başına bir şey gelmiş olmalı. Baksanıza, hala dönmedi. " dedi. "Eğer öyleyse yalnız gidemezsin." diye onu uyardı Lord Askanios. "Doğru." diye onayladı Pollux. "Size burada kalmanızı emrediyorum, askerlere ve kampa göz kulak olun." dedi. Askanios onayladı ve diğerleri silahlarını almaya gitti.
Hızla gecenin ortasında koşarken o bir kilometre hepsine fersahlar gibi geldi. Sonunda ağaçların bittiği yere gelince tarif edilen yola dönüp dostlarını aradılar. Sessizlik ürükütücü türdendi. Bir çalılık çıktı karşılarına, ardından çalılığın arasında bir açıklık gördüler. İlerlediklerinde kimse yoktu orada. Pollux dostunu ararken duraksadı; kırmızı bir palırtı gördü. Gidip baktğında, kırmızı renkte parlayan bir kristal vardı. Tam eline almıştı ki, arkadan bir ses geldi. Ne yaptığını anlamadan cebine atıp baktı. O an bir tatminlik duyugusu hissetti nedense, ama çalılıktan boynunu iki yana sallayıp kendine gelmeye çalışan Tydeus'u gördüğünde dikkatini topladı. "Ne oldu sana?" diye sordular hepsi telaşla. "Bilmiyorum." diye cevap verdi Tydeus. "Kendimde değildim buraya geldiğimden beri. Bayıldım sanki." Patroklos hemen "İyi misin?" dedi. "Evet, iyiyim." diye cevap verdi komutan. "Sanırım bu rüya şaşırtmacaydı. Hiçbir şey yok." dedi. Bunu derken, Pollux gözlerinin bir an cebine gittiğini ve aniden yeşil bir pırıltı saçtığını gördüğünü sandı. Bulduğu şeyi sonra tek başına incelemek için "Tamam o halde. Dönebiliriz. Bizi çok telaşlandırdın sevgili kayınbiraderim." dedi.
Kampa döndükten sonra çevrenin uygun olduğuna karar verdiler ve Argo'ya döndüler. Pollux şehre gönderdiği mimarlar ve askerler gidene kadar taşa bakacak fırsat bulamadı. İnşaatçılar gittikten birkaç gün sonra gitme kararı aldı dinlenebilmek için. Avluda yalnız olduğu bir an, hala cebinde duran taşı hatırlayıp çıkardı. Hala kırmızı bir şekilde gözalıcı şekilde parlıyordu. Nedense eline aldığında yine bir tatminlik duygudu hissetti, ilk kılıcını almış bir genç misali ona doyamıyordu. İçinden bir ses, meydan savaşında ya da herhangi bir yerde herkesi yenebileceğine haber veriyordu. Bunu çok düşünemeden bahçe kapısı çalındı ve muhafızlardan biri Tydeus'un geldiğini haber verdi. "İyi olmuş" dedi. Döndüklerinden beri kimse görmemişti onu. "Yanına geldiğinde, muhafızlardan uzakta seninle konuşmalıyım." dedi selam bile vermeden.Gözleri yeşil bir pırıltı saçtı. Bu Pollux'un çok tuhafına gitti ama ne olduğunu soramadan yürümeye eşlik etmesi gerekti. Avlunun uzak bir tarafında Pollux yanına baktığında Tydeus yoktu. Bir an sonra arkasında, kırmızı bir ışık saçan kılıcını çekmiş ona saldırıyordu. Amansızca kılıcını çekip karşıladı ama Tydeus normalden çok güçlüydü ki normalde bile güçleri denkti. "Ne yapı-" diyemeden bir darbe aldı ama kılıcıyla karşıladı. Ancak bir süre savaştıktan sonra Pollux'un kılıcı ve kendisi yere savruldu. Son darbeyi koymaya kararlı olan Tydeus kılıcını kaldırınca hani insan bazen bir saniyede tüm ihtimalleri aklından geçirir ya, Pollux da aynı hisse kapıldı ve kalkan olarak kullanabileceği bir şey düşündü. Ve buldu! Cebinde bir kristal vardı. Hiç istemiyordu, kırılmasını hiç istemiyordu, yapamazdı... Ama mantığı üstün geldi ve rakibin kılıcı tam üstüne inerken taşı çıkarıp kısa bir kamaymış gibi karşılamaya çalıştı. Amansızca ve işe yaramaz olsa da, kalbinde bir suçluluk duygusuyla yaptı bunu. Ve başarılı oldu, kılıç taşa değer değmez durdu, taşın içine girmişti. Çıkamıyordu belli ki, sonra kılıçtaki o kırmızı parıltı birden söndü ve taşın parıltısı bir saniyeliğine dindi. Tydeus yere yığıldı, sanki kusacaktı ve Pollux göremese ya da herhangi bir şekilde hissetmese de aklında içinden bir şey çıktığına emindi. Tydeus sonunda öylece yerde kaldı. Pollux taşı eline yeniden alınca o tatminlik duygusuyla savaştaki üstünlük hissi geri geldi. Bu düşüncelerden sıyrıldığında, içinden taşa teşekkür edip Tydeus'u kaldırmaya çalıştı ama olmadı. Adam yere yığılmıştı. Şoku atlatmaya çalıştığı 5 dakikada içinde, Tydeus konuştu: "Yeniden, ben ben miyim?"
Günler boyunca Tydeus hiç konuşmadan sadece nefes alarak uyudu. Uyanana kadar Pollux başında beklemişti. Sonunda uyandığında yanında sadece Lordu vardı. "Pollux." dedi. "Ok atmam lazım, yanıma gelmeniz lazım... Geliyor..." ve yeniden uykuya daldı. İşte bu Pollux'un tüm düşüncelerini altüst etti. Taşı tekrar eline aldı dayanamadığı bir an. Bir baktı ve, "Senin adın Ares'in Gözü. Sebebiyse, bana savaşı hatırlatıyorsun." dedi. Lord Nestor yanına gelip, "Lordum, 3. şehir sebebiyle ülkeye daha düzenli olması için koyduğunuz kanunları halka anlatacaktınız bugün..." diyene kadar uyumadan orada kaldı.
Hamle:
Kaynak Keşfi x2 (Telegonus)
Şehir Kurmak (Güneybatı sınırının sonunda,batıdaki körfezin tam deniz kıyısındaki sınır tarafında,adı Akhillupois)
Populasyon Artırmak: Elysium,Akhilleupolis
Araştırmalar:
Kanun
Asker & Gemi Üretimi:
Elysim:1 Sapancı
Akhilleupolis:1 okçu,1 Berserker
Argo:1 Mızraklı
Lider Üretimi:
Nestor(TR)
Sabah olduğunda İolkaste kocasını yatak odası ya da çalışma odasında bulamadı. Erkenden haber vermeden çıkıp gitmiş olması ihtimali üzerine biraz bozuldu, ta ki avluda bir çalının ardında onu görene kadar. Biraz sorgun görünüyordu. "Sizi üzen nedir Lordum?" diye sordu. "Tedirginim. Ülkemi korumak zorundayım ama neye karşı?Bir tanrı denize bakmamı, bir diğeri güneye bakmamı,İskelet'in biri de kuzeydeki ahaliyi boşvermemi söylüyor. Fazla kafa karıştırıcı." dedi.Bazı yerlerde kadınlar hor görülebiliyordu, ama bu ülkenin kökeni olan uygarlıklarda da, daha öncelerde de kadınlar üstün tutulabilirdi, kocası gittiğinde çocuk küçükse tahtı devralabilir, erkeklerle eşit. Savaşa gitmezlerdi ama.Belki erkeklerden tek eksileri buydu. Medeni bir görüşleri vardı Argolular'ın.
"Belki de onları dinlemelisin." dedi karısı sonunda. Sarı saçları ışıldıyordu, Pollux öğleden önceki güneş İolkaste'ye vurunca gözlerinin kamaşacağını sandı. "Daha önce de tanrılar sayesinde buraya geldik. Kabul et, yardım ediyorlar.Kendini her zamanki gibi yalnız görme." diye uyardı onu. Lord biraz düşündü, sonra "Haklı olabilirsin. Madem güneye bak diyor, güneye gitmekten ziyade bazı tedbirler alabilirim,oraya bir asker bölüğü yerleştirmek, kuleler yaptırmak, bunu düşünmem gerek ama." dedi. "İzninle bir konsey toplamak içi çıkacağım. Kuzenin Tydeus'u görülsen şehrin batı tarafındaki koruluğa gelsin söyle." dedi. Karısı başıyla onaylarken Pollux gidiyordu.
Yolda Polyneikes'e rastladı. "Seni burada bulduğuma memnun oldum, Elysium'da olsan baya beklerdik. Bir konsey toplamaya karar verdim, şehrin batı tarafında bir koruluk var,Arazi Yolu'nun kuzeyinde. Bazı lordları oraya toplarsan iyi olur." dedi. Polyneikes "Emriniz olur." deyip uzaklaştı.
Korulukta Tydeus, Patroklos, Telegonus, Lord Nereus, Polyneikes ve Pollux vardı. Lord Nestor, şans eseri Pollux'la yolda karşılaşmıştı. Kendisinden birkaç yaş büyük olduğu için Lord unuda yanında gitmeye davet etmişti. Savaş stratejilerinden az çok anlardı. Agenor'u da çağıracaktı ama onu bulamadı, Elysium'da olduğundan bile şüpheli olduğundan hemen başlamak istemişti.
"Güney'de bazı tehlikeler toplanıyor ve uyarılar alıyoruz." diye başladı Pollux. İskeletler'den bahsetti sonra, ardından Tydeus konuştu: "Benim bile içime bir kurt düştü. Geçen gece sınırların güneyiyle ilgili bir rüya gördüm, endişelerimden dolayı görüğümü düşündüğümden kimseyle paylaşmadım, tam sınırların sonundaki körfezin güneydoğusunda kırmızı bir parıltıyla bir çift aşırı yeşil göz vardı, etraf karanlıktı. Yürüyerek bulmuştum onu. Çok da uzak değildi." dedi. Pollux düşünürken Lord Nereus, "İlgi çekici. Bir uyarı olabilir, ama kırmızı parlayan bir taş ve bir çift göz yorumlayan bir rüya tabircisi görmedim hiç. Bir tanrıdan olduğunu sanmıyorum, bizi önemsiyorsa ve gerçek bir tehditse o yeşil gözler, açık konuşurdu." dedi. Pollux onayladı. "Bence de. Ama biz iskeletlerden aldığımız çarpık bilgileri bağdaştırmaya çalışıyoruz, neden bunu da düşünmeyelim?" dedi. Patroklos bir kahkaha kopardı, ancak başka gülen olmayınca sustu, Pollux'a bakarken onun da gülümsediğine yemin edebilirdi bir an için.
"Peki bunları esgeçersek,orası için ne yapabiliriz ki?" diye sordu Polyneikes. Tydeus, "Kuzenimle karşılaştığımda bahsetmişti, gelmeden önce biraz tartıştık. Pollux'un bir askeri kamp kurabileceğini söyledi ama bence olmaz, çünkü eğer sahiden düşmanımızsa onlar tam da sınırlarının yakınında kurulan bir askeri kampı hoş görmezler. Ben olsam sinirlenirdim." dedi. Lord Nestor aynı fikirde değildi, "Bir şey yapmazsak o sınırı da kaybederiz. Saldıracaklarsa saldırırlar. Bana sorarsanız kurabiliriz.Yapmazsak sadece bir saldırıyı sonraya atmış oluruz.Er ya da geç, olmayacak mı?" dedi. Patroklos baş salladı. Ama Pollux, "İkinize de hak veriyorum. Kurmazsak tedbiri elden bırakırız, şayet bu işi yaparsak riske girmiş oluruz ve Tydeus'un dediği gibi bir öfkeyi üzerimize çekeriz. Şimdilik bize karşı bir zararları olmadı ama geçici de olabilir, bir ikilemdeyiz." dedi. Bu herkesi düşündürdü çünkü haklıydı.
Sonunda Telegonus "Dağların gerisine kaynak keşfi için gitmiştim.Orada Pergamon varken Pollux da görmüştü yolu, Tehlike gelirse oradan gelir.Doğudan gelmeye kalkarlarsa Sürgünler adı verilen bir toplumla karşılaşırlar, kanımca kimse iğrenç canavarları sınırlarından geçirmek istemez, ama yapabilirler de tabi, liderlerinin bir kara büyücü olduğunu duydun, yanılıyor da olabilirim. Ama geçerlerse de dağları aşmaları gerekir. Argo'ya ulaşmaları çok zorlaşacaktır. Bir şey yapacaksak batı sınırını emniyete almalıyız." dedi. Lord hak verdi, Tydeus ve Patroklos da. Diğerleri düşünceliydi. Patroklos, amcasını tatmin edecek bir cevap buldu sonunda, "Ya bir şehir? Madem tek büyük tehlike o yol, orada bir şehir kurarım. Sınırlarımız büyüdü ve zaten düşünüyorduk bunu, doğru değil mi? Hem o büyükçe körfezi elimize alırız, hem de yola bir barikat kurmuş oluruz. Bir askeri harekat mekanından ibaret olmadığından bir şey diyemez ya da savaş sebebi arayamazlar. Ayrıca halk da kuzeye gidildiğinde deniz yolundan ya da kara yolundan başkente gidilebildiği, çok da uzak olmadığı için telaşlanmaz." dedi. Biraz düşündükten sonra herkes "Hmm..Olabilir" , "Evet!" tarzı şeyler mırıldandı. Pollux "Doğru." dedi. "Maddi durumumuz bir şehre yeter, zaten ihtiyacımız vardı. Bu birçok şeye çözüm olur, dağlardaki demir yataklarına da yakın oluruz. Kimsenin itiraz edecek bir sebebi yoksa, onaylıyorum." dedi. Gerçi izin almasına gerek yoktu ama fikir onun için önemliydi. "İlk başta liderlerin çoğu ve biraz askerle gidersek mekanı tam olarak yorumlayabilirz. dedi.Lord Nestor. "Peki öyleyse." dedi. Pollux, "Biz öncü kol olarak yarın bir asker ve gelmeye niyetli liderleri alıp gidelim. Bir mahzur olmazsa birkaç hafta sonra inşaatlar başlar." dedi ve konseyi dağıttı. Sonunda tatmin olmuştu. Gitmeden önce "Aferin Patroklos. Gerçekten bu kadar yaşlıca adam arasında kendini ispatlayıp uykumu kaçıran çoğu dertten kurtardın beni." deyip saçlarını dağıttı. Hoşuna gitmediği belli oluyordu ama kızardı ve gülümsedi.
Ertesi sabah Pollux diğer gecelerden daha rahat bir uyku çekti. Öğle sularında Lord Nestor, Patroklos, konseyde olanları öğrenip özür dilemek için gelen Agenor, Tydeus ve Lord Askanios gitmek için gönüllü olarak yanına geldi. Hepsi hazırlanmıştı. Lordları Agenor'a bu affedilme şansını verdi,gerçi kırılmamıştı fazla ama onu keyiflendirmişti yüzündeki ifade. "Polyneikes Elysium'daki işlerinden dolayı gelemedi." diye açıkladı Lord Nestor. "Mühim değil." diye cevap verdi Patroklos. "Ama Lord Nestor, sizden yokluğumda Argo'yu idare etmenizi rica edeceğim, hazırlıklarınızı altüstü ettim sanırım-" derken "Sorun değil Lordum, anlıyorum.Hepimiz gidersek fazla kişi kalmaz Argo'da." dedi.Herkes ahıldan birer at aldıktan sonra onlara 20 Savaşçı onlara katıldı. Fazla kişi götürmeye gerek yoktu. Şehrin kapısının önünde Telegonus'la karşılaştılar. "Geciktiğim için üzgünüm, diğer lordlarla görüşemediğimden nerede toplanacağınızı bilemedim, bir muhafız şehirden çıkacağınızı söyleyince buraya geldim." dedi.
Söz konusu yere ulaşmaları birkaç gün sürmüştü. Mekanı inceledikten sonra "Makul bir yer." dedi Tydeus. Ama bunu derken gözleri şaşkınlıkla bir yere takıldı. "Ne oldu?" dedi Pollux. "Hani konseyde bir rüyadan söz etmiştim,hatırlıyor musunuz?" dedi Tydeus herkese hitaben. "Evet." dediler bir ağızdan. Tydeus biraz ileriyi işaret etti, "Şu yol ve etrafındaki ağaçlar, karşısındaki deniz ve yerdeki çiçekler izlediğim yolun aynı, yanılıyor muyum bilmiyorum ama bir tanrı içime bu fikri soktu. Oraya gitmek konusunda kusursuz bir arzu duyuyorum." dedi. "Tuhaf." dedi Pollux. "Ama bir işaret olabilir bu rüya, o zaman çok kafa yormadık, şimdi gitmek de fayda olabilir." diye bitirdi sözünü. "Tek başınıza olmaz," diye araya girdi Lord ama "Bu Tydeus'a gelen bir işaret ve yanında biri olmaması gerekir." dedi Lord Askanios. "Haklı." dedi Pollux. "Çok sürmeyecek dönüşüm, akşama burada olurum.Çok uzak olmadığını hatırlıyorum." dedi Komutan Tydeus. "Başına bir şey gelirse diye yayınla okunu al ve havaya bir ok at. Bizi çağırmak istersen(tehlike durumu dışında yani) ise iki ok at.Geliriz. " dedi Lord. "Emredersiniz.Yol boyunca düz gidip bir kilometre eder mi bilmiyorum ama ağaçların kesildiği bir yerden sağa dönüp biraz yürüyeceksiniz sanırım."" deyip uzaklaştı komutan. Diğerleriyse akşama kadar mekanı inceleyip liman olabilecek,körfezin sınırları içindeki orta bir tarafına gittiler.
Akşam olduğunda yol arkadaşları hala dönmemişti. "Herhangi bir ok atmadı,dönmesi lazım." dedi Patroklos. Bunun üzerine beklediler ama geceye kadar dönen olmadı. "Ben gidiyorum." dedi Pollux. "Başına bir şey gelmiş olmalı. Baksanıza, hala dönmedi. " dedi. "Eğer öyleyse yalnız gidemezsin." diye onu uyardı Lord Askanios. "Doğru." diye onayladı Pollux. "Size burada kalmanızı emrediyorum, askerlere ve kampa göz kulak olun." dedi. Askanios onayladı ve diğerleri silahlarını almaya gitti.
Hızla gecenin ortasında koşarken o bir kilometre hepsine fersahlar gibi geldi. Sonunda ağaçların bittiği yere gelince tarif edilen yola dönüp dostlarını aradılar. Sessizlik ürükütücü türdendi. Bir çalılık çıktı karşılarına, ardından çalılığın arasında bir açıklık gördüler. İlerlediklerinde kimse yoktu orada. Pollux dostunu ararken duraksadı; kırmızı bir palırtı gördü. Gidip baktğında, kırmızı renkte parlayan bir kristal vardı. Tam eline almıştı ki, arkadan bir ses geldi. Ne yaptığını anlamadan cebine atıp baktı. O an bir tatminlik duyugusu hissetti nedense, ama çalılıktan boynunu iki yana sallayıp kendine gelmeye çalışan Tydeus'u gördüğünde dikkatini topladı. "Ne oldu sana?" diye sordular hepsi telaşla. "Bilmiyorum." diye cevap verdi Tydeus. "Kendimde değildim buraya geldiğimden beri. Bayıldım sanki." Patroklos hemen "İyi misin?" dedi. "Evet, iyiyim." diye cevap verdi komutan. "Sanırım bu rüya şaşırtmacaydı. Hiçbir şey yok." dedi. Bunu derken, Pollux gözlerinin bir an cebine gittiğini ve aniden yeşil bir pırıltı saçtığını gördüğünü sandı. Bulduğu şeyi sonra tek başına incelemek için "Tamam o halde. Dönebiliriz. Bizi çok telaşlandırdın sevgili kayınbiraderim." dedi.
Kampa döndükten sonra çevrenin uygun olduğuna karar verdiler ve Argo'ya döndüler. Pollux şehre gönderdiği mimarlar ve askerler gidene kadar taşa bakacak fırsat bulamadı. İnşaatçılar gittikten birkaç gün sonra gitme kararı aldı dinlenebilmek için. Avluda yalnız olduğu bir an, hala cebinde duran taşı hatırlayıp çıkardı. Hala kırmızı bir şekilde gözalıcı şekilde parlıyordu. Nedense eline aldığında yine bir tatminlik duygudu hissetti, ilk kılıcını almış bir genç misali ona doyamıyordu. İçinden bir ses, meydan savaşında ya da herhangi bir yerde herkesi yenebileceğine haber veriyordu. Bunu çok düşünemeden bahçe kapısı çalındı ve muhafızlardan biri Tydeus'un geldiğini haber verdi. "İyi olmuş" dedi. Döndüklerinden beri kimse görmemişti onu. "Yanına geldiğinde, muhafızlardan uzakta seninle konuşmalıyım." dedi selam bile vermeden.Gözleri yeşil bir pırıltı saçtı. Bu Pollux'un çok tuhafına gitti ama ne olduğunu soramadan yürümeye eşlik etmesi gerekti. Avlunun uzak bir tarafında Pollux yanına baktığında Tydeus yoktu. Bir an sonra arkasında, kırmızı bir ışık saçan kılıcını çekmiş ona saldırıyordu. Amansızca kılıcını çekip karşıladı ama Tydeus normalden çok güçlüydü ki normalde bile güçleri denkti. "Ne yapı-" diyemeden bir darbe aldı ama kılıcıyla karşıladı. Ancak bir süre savaştıktan sonra Pollux'un kılıcı ve kendisi yere savruldu. Son darbeyi koymaya kararlı olan Tydeus kılıcını kaldırınca hani insan bazen bir saniyede tüm ihtimalleri aklından geçirir ya, Pollux da aynı hisse kapıldı ve kalkan olarak kullanabileceği bir şey düşündü. Ve buldu! Cebinde bir kristal vardı. Hiç istemiyordu, kırılmasını hiç istemiyordu, yapamazdı... Ama mantığı üstün geldi ve rakibin kılıcı tam üstüne inerken taşı çıkarıp kısa bir kamaymış gibi karşılamaya çalıştı. Amansızca ve işe yaramaz olsa da, kalbinde bir suçluluk duygusuyla yaptı bunu. Ve başarılı oldu, kılıç taşa değer değmez durdu, taşın içine girmişti. Çıkamıyordu belli ki, sonra kılıçtaki o kırmızı parıltı birden söndü ve taşın parıltısı bir saniyeliğine dindi. Tydeus yere yığıldı, sanki kusacaktı ve Pollux göremese ya da herhangi bir şekilde hissetmese de aklında içinden bir şey çıktığına emindi. Tydeus sonunda öylece yerde kaldı. Pollux taşı eline yeniden alınca o tatminlik duygusuyla savaştaki üstünlük hissi geri geldi. Bu düşüncelerden sıyrıldığında, içinden taşa teşekkür edip Tydeus'u kaldırmaya çalıştı ama olmadı. Adam yere yığılmıştı. Şoku atlatmaya çalıştığı 5 dakikada içinde, Tydeus konuştu: "Yeniden, ben ben miyim?"
Günler boyunca Tydeus hiç konuşmadan sadece nefes alarak uyudu. Uyanana kadar Pollux başında beklemişti. Sonunda uyandığında yanında sadece Lordu vardı. "Pollux." dedi. "Ok atmam lazım, yanıma gelmeniz lazım... Geliyor..." ve yeniden uykuya daldı. İşte bu Pollux'un tüm düşüncelerini altüst etti. Taşı tekrar eline aldı dayanamadığı bir an. Bir baktı ve, "Senin adın Ares'in Gözü. Sebebiyse, bana savaşı hatırlatıyorsun." dedi. Lord Nestor yanına gelip, "Lordum, 3. şehir sebebiyle ülkeye daha düzenli olması için koyduğunuz kanunları halka anlatacaktınız bugün..." diyene kadar uyumadan orada kaldı.
Hamle:
Kaynak Keşfi x2 (Telegonus)
Şehir Kurmak (Güneybatı sınırının sonunda,batıdaki körfezin tam deniz kıyısındaki sınır tarafında,adı Akhillupois)
Populasyon Artırmak: Elysium,Akhilleupolis
Araştırmalar:
Kanun
Asker & Gemi Üretimi:
Elysim:1 Sapancı
Akhilleupolis:1 okçu,1 Berserker
Argo:1 Mızraklı
Lider Üretimi:
Nestor(TR)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


